aynileşme -agyara_kapa baki kalan hoş sadası.


Gönüller sultanına susamış, dertli müritlere, her biri sanki ay gibi hatta yıl gibi gelen nice saatlar sonra varılır gönül köyümüze.

Köyümüze henüz varmadan tepenin üstünden gönül köyünün minareleri, camisi, merkadı  görünür.

 İşte o anda sofilerin sustuklarını görürsün.

 Bakarsın kimileri, sessizce ulaştıran Rabbine hamdü sena etmekte, aynı zamanda da sevinç gözyaşları dökmektedir.

         Şimdi, gözlerde tüten, gönüllerde daima hasreti çekilen, hep özlemle yadedilen güzel köyümüze gelmiş bulunmaktayız
Acaba kapısında sadık köle olsak, sultanım bizi kabul eder mi?

Diye düşünüp duruyor insan.

İşte, sonra şiirler filizleniyor, sevda köyü menzilin gecelerinden.

                  Varsam yüce dergahına
                                                    Beni kabul edermi ki
                                                    Yüzüm sürsem kapısına
                                                    Beni kabul edermi ki

                 Tüm gönüller, sultanını bekliyor
                                                 Sabırsızlıkla o gelecek
                                                 Gönüller şahlanmak üzeredir
                                                  O gelecek Kalplere şifa serpilecek.

                 Şimdi gönüller beklemede
                                                  Muhammed-i gülü, o nazlı goncayı
                                                  Endamıyla benziyor ceddine
                                                  Gülden gül alınmış sanki

        Şimdi sultanımızı görmek, ona kavuşmak zamanıdır. Aylardan beri gönül bu vakte, bu vuslata ulaşmanın tesellisi ile yaşayabilmiştir. Bu anın özlemiyle, iştiyakıyla yanıp tutuşmuştur. O görününce, bülbüller bile gülleri unutuverirler. Gözler onu gördüğünde, vuslatın hazzıyla gönüller sevinçten ağlamaya dururlar. Bütün ağızlara kilit vurulur. Diller konuşmaya takat getiremezler.

        Artık bütün kalabalık derin bir sessizliğe gömülmüş, Menzil de okunan o güzel ezanı dinlemeye koyulmuştur. Gözler sultanın kapısında, gönüller ise bayramlarına kavuşmak üzereler.

        Ve gönüller sultanının kapısı açılıyor. İşte sultan görünüyor. Herkesin başı öne eğilmiş. O yürüyor. Yürüdükçe sanki yer sallanıyor, gökyüzünü bir titremedir alıyor. Her adımı şeytanı öldürüyor. Bazı gönüller huzurdan, sevinçten ağlamakta, bazıları ise vuslat bayramının muhabbetine garkolmuş, halden bir hale giriyor.

        Sultanımızın başı eğik ama, herkes kendine baktığını hissediyor. Herkesin kalbinde bir mutluluk sultanımızın nazarı  üstüme değdi, bu günahkara nazar etti diyorlar. Öyle güzel bir koku kaplıyor ki ortalığı, bu koku sanki cennetten geliyor, sanki bu ceddi Hz.Muhammed (a.s) kokusudur.

        Şimdi merdiven den salına salına inmektedir, sultanımız. Sanki bütün cihan arkasından gelmektedir. Bütün gönüller ona çakılıp kalmıştır.

        O anda insan, zaman mefhumunu yitirdiğini anlıyor. Sultanımız onca insanın içinden kayıp gitmiş, camiye varmıştır bile. Vaktin nasıl geçtiğini, saniyelerin nasıl ilerlediğini insan o anda idrak edemiyor, farkına varamıyor. Aşk insana her şeyi unutturuyor.

        İnsan sultanından sohbete bir başladımı menzilde, akşamın nasıl geçtiğini, gecenin nasıl olduğunu idrak etmesi mümkün olmuyor. Sanki zaman dürülüp katlanıyor. Aşk insana her şeyi unutturuyor. İnsan oradan hiç geri dönmek istemiyor. Hatta öyle oluyor ki, daha oradayken orayı özlemeye başlıyor, bir daha gelmenin planları,  ciddi ciddi yapılmaya başlanıyor…

        Şimdi dünyada, gönüller çorak topraklara dönmüş, özünü kaybetmiş, sevdasını yitirmiştir. İşte yağmur o köydedir. Sultanımın bir nazarı, çöl olmuş kalpleri hemencecik diriltir. İnsanın özüne ALLAH  sevgisini aşılar. Yitik sevdamızı yeniden hatırlatır, öğretir ruhlarımıza…

_______________________________

Bilvanis.net ten alintidir.

Derleyen :uykucU

yazan:

aynilesme

Reklamlar

SULTANIMIZDAN BİZLERE…


Bu sadatlar ALLAH ’ın dostudur,

bu sadatların nazarı dağları yerinden kaldırır.

 Sizin bir dostunuz olsa ondan bir şey isteseniz yapmaz mı.

 Onlar ne isterse ALLAH  verir.

 İsteklerini geri çevirmez.

Biz bu hizmetlerde ortağız.

Bu ortaklıkta ticaret ölünce bitmez.

 Yüz sene, beşyüz sene de değil, kıyamete kadardır.

 Amel defteri kıyamete kadar kapanmaz.

Çünkü bu tarikat kıyamete kadar devam edecektir.

 Onun hayrı hem size, hem bize, hem de sadatlaradır.

“Bu kapıda kişinin ne kadar hizmet ettiğine değil nefsinin ne durumda olduğuna bakılır.”
Tam boyutlu görseli göster

Yaptığınızı ALLAH  rızası için sevdiğiniz zatın hatırı için yapın

 Abilerimizden biri Gavs hz. ne sordu ( tanıyorum bu abimizi):

 ” Efendim, burada o kadar alim var, siz varsınız. insanlar da buraya ziyarete geliyorlar.

 İşleri yok. çay ocağında vs yerlerde vakit geçiriyorlar.

Söyleseniz, alimler sohbet etse, siz sohbet etseniz…?”
GAVS-I SANİ HZ. sadece şunu söyledi:

Güllerin Üzerindeki Su Damlacıkları

HACI!

BİZ KONUŞURSAK DOĞRUYU SÖYLERİZ!”

BU SÖZÜ DUYDUĞUMDA AKLIMA MEVLANA HZNİN:

 ” KENDİ DİLİNDEN ANLAMAYANLARIN YANINDA

BULUNAN KİMSE, YÜZLERCE DİL YÜZLERCE NAME BİLSE, YİNE DİLSİZ OLUR SUSAR!”

Tam boyutlu görseli göster
Bu kapıda biz en yakınlarımıza, evlatlarımıza ve kardeşlerimize bile
bize gelin tabi olun demedik.

Herkes serbesttir.

Ben hiçbir kimseye
dememişim ki benim yanıma gelin.

 Amma bu kapı öyle bir kapıdır ki
bir sofra düşünün.

Amma her şey mevcuddur bu sofrada.

Hani derler
ya bir kuş sütü eksik.

VAllahi bu sofrada o kuş sütü de var amma ha-
kiki sadık ve hakiki talip olana nasip olur.

Sadakat ve teslimiyyet ALLAH  namına hakiki olmazsa insanı kırkların
içine girmekten de cepteki mücevherattan da o sofradaki kuş sütünü
içmekten de mahrum eder.

Şah-ı Hazne k.s.a. mektubatında buyurmuşlar ki; “Emre imtisal edebten üstündür”

Yani mürşidin muradını yerine getirmek edebten üstündür.

“Bazan dünyanın işleri o kadar ağırlaşır ki, insan altından kalkamaz.

 Bunun için insan, ALLAH ‘ın dostlarıyla irtibat kurmalı, devamlı onlara yönelmelidir.

 Gönüldeki imanın feryadını yükseltmeli ki, evliyaların ve dolayısıyla peygamberlerin ondan haberi olsun”
(Gavs-ı Sani Hazretleri) şöyle anlattı.


“Ben bu göreve gelince, bir rüya gördüm.

 Rüyamda, başımın
üzerinde bir taht yapılıyordu.

Tahtı yapanlara, Bunu kim için
yapıyorsunuz? diye sordum.

Hz. Resulullah (s.a.v) için yapıyoruz,
o gelip oturacak dediler.

 Ben, Ne kadar oturacak? diye sordum.
Bana, Bu kapıda sünnet-i seniyyeye uyulduğu sürece, Hz. Peygamber
orada oturacak denildi.

Biz de bütün gücümüzle sünnet-i seniyyeye
uyarak Resulullah Efendimiz (s.a.v) devamlı başımız üstünde oturmasına
çalışacağız inşAllah.”

GAVSIMIZA KS VERİLEN MÜJDE….

Şahı Hazne bana Abdülhakım’ın cocuklarından haber ver dedi.

O ailenin ve Ğavsı Bilvanisi’nin yakını olan

Seyyid: Şeyh Abdülhakim’in üç oğlu var,
birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed dedi,Şahı Hazne: Şeyh olur buyurdu

Seyyid : İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid dedi, Şahı Hazne: Onun cok buyuk cemaatı olur buyurdu.

Seyyid: üçüncü oğlunun ismi Seyydi Abdülbaki dedi,Şahı Hazne: Alem onun zamanında irşadı bir gorsun dedi…

Şeyh Abdülhakim el-huseyni, Şahı Hazne’nin müjdelediği bu kucuk Seyyid hasta iken,hastahanede yatarken ziyarete bir sofi geliyor.

Elinde bir çiçek hasta ziyaretine geliyor ve o Sofi anlatıyor “Şeyh Abdülhakim (k.s.), Seyyid Abdülbakinin basında duruyordu Ğavs-ı Sani yatakta yatıyordu.

Ben çiçeklerle girince hosuna gitti ve dedi ki: Sofi sen Seyyid Abdülbaki’yi seviyor musun?
Sofi evet kurban cok seviyorum.

Şeyh Abdülhakim dedi ki: Ah keske onun zamanına erişsekte üç gun murridi olsaydık…
İşte kardeslerim butun Sadat bu mübareği Ğavs-ı Sani (k.s.) yi haber vermiş,bütün Sadat bu müjdeyi vermiş.

 Neden vermiş?

Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun,eteğine yapışsın,imanını kurtarsın diye. Hepsi bizim için…

Bu mübarek nasıl ırsad edıyor kı butun sadat bu mubaregı haber vermıs.

Haber verdiki irşadının altıncı senesınde Elhamdülillah sofilerinden suana kadar vefat edipte imanını kurtaramayan hic kimse olmadı buyurdu Ğavs hazretleri.

Bu Ğavs iman kurtarıyor…

Bu Ğavs cehennemden kurtarıyor…

ALLAH  (c.c.) rahmet ipidir yapısanı kurtarıyor… Bu asırda ımanı kurtarmak kadar kıymetlı bırsey yoktur

O zat buyurdu ki:şu asırda musluman kimliği tasıyıp vefat edenlerin yüzde 15-20 si imanla kabıre ınıyor.

Ekseriyeti imanını muhafaza edemıyor.

Obur taraftan Sadatın elinden tutan,corbasını ıcen hıc kımsenın ımansız gıtmedgını soyluyor.Bu tamamen bir rahmet tecellisidir.Bu ALLAH ’ın rahmetidir.

Bu Rasulluha’ın mucızesidir.

Bu ahir zamanın şiddetli,agır,fitnelerin yaygınlastıgı donemde Cenabı Hakkın Ümmeti Muhammede bir rahmetidir,bir rahmet tecellisidir.Bir meczup zaat var, ona dedim benim Şeyhim artık elden tevbe vermiyor,sarıklarla altmıs-yetmiş kişiye birden tevbe veriyor ne dersin bu işe diye sordum.

Meczup dedi ki: abi o iplerle cehnnemden sizleri cıkarıyor dedi…
Kuyuya dusene ip atılır,cehnnem cukuruna dusmekte olan Müslümanlara da bu Sadatlar ip atıyor…

Kim tutarsa ALLAH  (c.c.) izniyle kurtulur…

ALINTIDIR.

_____________________
Bilvanis.net ten alintidir

Allah cc hepsinden razi olsun ,hizmetlerini kabul etsin amin

trafik

Kamil Mürşidi Bulduğuna Sevinmek


Mürid,kamil bir mürşid bulduğuna her şeyden çok sevinmelidir.

İnsana dünya ve ahirette faydası olacak bir dostun nasip olması Allah Teala’nın en büyük nimetlerinden biridir.

Allah için sevginin sonu Allah’ın rızasıdır.

Ahirette,Allah içn birbirini seven müttakilerin dışında herkes dünyada nefsi için dost edindiği kimselere düşman olur.

İmam Rabbani(k.s)hazretleri demiştir ki:

“Allah dostlarını sevmeyi Cenab-ı Hakk’ın en büyük nimetlerinden biri saymalıdır.

Allah Teala’dan bu sevgide samimi olmayı istemelidir

Bu büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az bir şey de çok kabul edilmelidir.

Zira o az değildir.”

Bazen müridin güzel hali değişir,muhabbeti azalır,feyzi kesilir,amele karşı şevki azalır.Bu durumda sabırla amele ve yola devam etmelidir.

Bu hal münafıklık değildir,belki manevi zayıflıktır.

Benzer durumlar ashab-ı kiramda da oluyordu.

Bir defasında ashaptan bazıları Rasulullah ( s.a.v e) gelerek,

“Biz sizin huzurunuzda iken güzel bir halde oluyoruz,sizden ayrılınca farklı bir hale giriyoruz”diye hallerinden şikayet ettiler.

Peygamber s.a.v.

“Siz bu haller içinde peygamberiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?”

 diye sordu;onlar da

“Seni gizli ve açık her halimizde hak peygamber olarak kabul ediyoruz,bu konuda hiçbir şüphemiz yok”dediler.

Resuli Ekrem Efendimiz s.a.v”Sizin başınıza gelen o hal nifak değildir” buyurdu.

Demekki muhabbet Allah vergisidir.

Kalplere dilediği gibi hükmeden Allah Teala dır.

Müridin muhabbeti azalsa da mürşidine karşı itaat ve edebe devam etmelidir.

Kamil mürşidler müridlerinden samimiyet ve edebi yeterli görürler.

(Arifler Yolunun Edepleri)

Umman varken,derede yüzmek niye ?


S.A can kardeşlerim  x

 ALLAH ‘ın izni ve Gavs’ımızın himmetiyle döndük Menzil’den.

Öncelikle söyleyim ki;birçoğunuza nikleriyle

(Kendim bile bu kadar çok nikin hafızamda olduğunu bilmiyordum  x )

hepinize Bilvanis.Net ailesi olarak bolca dua ettik

Baba ocağında,makbul olur inşAllah.
    Oradaki yaşananları,hissedilenleri ifade etmeye kelimeler de akıl da aciz kalacak muhakkak,

o yüzden belki de milyonda birini aktarmaya çalışıcam bizleri dualarla uğurlayan kurbanlara.

Menzil mahşer günü gibiydi kurbanlar,5000 sofi vardı desem,inanın belki eksik kalacak,hatta gerçekten yarısını söylemiş gibi olucam.

Küçücük iller bile 4-5 kafileyle gelmişler Sultan diyarına,büyük illeri artık siz düşünün.

Merdivenlerde bile uyuyan kardeşler vardı…

Gözyaşlarımızı tutamadık.

Mübarek’in ”Gün gelecek sarığımın ucunu gören kendini beni görmüş sayacak.

Gün gelecek beni göreni gören bile elhamdülillah diyip,memleketine dönecek.

sözlerine ağlayarak iman ettik.

Hem şükrettik,hem hüzünlendik.

Kainatı gözbebeğinde birleştiriyor hızla Gavs Hz Baba sultan…
    Otobüs daha Durak yazısını görür görmez,yürekler tutuşmaya başladı.

Hani kıvrım kıvrım Menzil yolu var ya kurbanlar,çevresindeki dağ bayır yeşilin en güzeliyle bezenmişti.

Ben ömrümde öyle yeşil görmedim.

O otlar bile şuurundaydı sanki,üzerlerine değen Hak dostu ummanın.
    Sultanımız kahverengi bir cübbe giymişti,öyle yakışmıştı ki güzeller güzeline;heybetinden yürüdüğü zerre titriyordu sanki,yazarken bile titriyorum.

Gözü,mübarek yüzü,sesi,nefesi bizi bizden geçirdi,gözlerimiz murad aldı elhamdülillah  x
    Ne yazsam anlatamıyor kurbanlar,aciz kalemimden daha fazlası çıkamıyor.

Hepimiz hastayız muhakkak,hani Baba Sultan her yareye ayrı merhem sürer ya,yine öyle oldu kurbanlar.

25 yılını Gavs’ımızın hizmetine vermiş sofi büyüklerimizden bir tanesinin sohbetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

                        Dedi ki;                                                                                                                                                                     

Siz siz olun -hal-e takılmayın.

-Hal-e bakıp da kimsenin peşinden gitmeyin.

-Hal-ehli olmayın.

Birbirinizle olun,ibadet edin,muhabbet edin ama takılmayın birbirinize.

Sofi sofiye bakar,sofi sofiyi takip etmeye başlar,

bir bakmışsınız ki o takip ettiğiniz sofiye tabi olmuşsunuz,

bir bakmışsınız ki onu mürşidiniz yapmışsınız.

ALLAH  korusun.

Umman varken,derede yüzmek niye?

 
   İşte kurbanlar,o büyüğümüzün sohbeti çok etkiledi beni.

Ben yaptım bu hatayı;Umman varken dereye tabi oldum,gül varken yaprağa tabi oldum.

Şaştım,mürşidimden himmet dilerken,sofisine kul köle oldum uzuun yıllar.

O sohbet öyle dağladı ki içimi.O sohbette benim ilacım vardı,naklettim,

kimbilir okuyan kardeşlerimden daha kimlerin ilacı bu sohbetin içinde.ALLAH   razı olsun Gavs Hz’nden.
   Hani Peygamber efendimiz zamanında,

Ümmü Kays isimli bir kıza talip olan gence;kızın babası hicreti şart koşmuştu da,delikanlı

 Hak rızası için değil de,sırf o kıza sahip olmak için hicret etmiş ve adına

Ümmü Kays’ın muhaciri denilmişti ya,işte o misal.

Dereleri,gölleri bırakalım inşAllah can kardeşlerim,o ummanda bir damla olmaya çalışalım kabul ederlerse.

Mürşidimiz yeter bize,gayrısı yalan,gayrısı boş.

Ancak bu kadar yazabildim kurbanlar,yazılmıyor ne yaşarsan yaşa,kelimeler aciz kalıyor.

ALLAH  bu kapıdan ayırmasın bizi can kardeşlerim  x

________________________________________________

Bilvanis.netten alintidir.

liva

Gitmeyi Öğrendim Ben…Sonra …..



Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi.
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle, nede aklımla severim.
Olur ya…
Kalp durur…
Akıl unutur…
Ben dostlarımı, ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur… 

MEVLANA

Etme


 

x x x x x x x x x

1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni ufuklar açtı.

Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler. Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler. Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.

Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti.

Şems gidince Hz.Mevlânâ derin üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.

Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya döndü.

Şems’in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.

Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı.

1247-1248 yılında Şems aniden kayboldu. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı.

Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:

Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.
Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.

“Bir sabah olan oldu, Şems yoktu… Celalettin dostunun gidişiyle adeta yıkıldı… Büyük ıstıraplar içinde dosta onlarca beyit, şiir ve rubayi yazdı. İlahi aşkının ilk kıvılcımını başlatan biricik dostu Şems artık yoktu. Büyük acı, üzüntü ve keder vardı… “

İlahi aşkı Şems, Mevlana ve Konya’yı terk edip Şam’a göçe karar verince, Mevlana “Etme” diye yakarır ona…

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme