Güle güle Ramazan, hoş geldin Bayram…


Güle güle Ramazan, hoş geldin bayram!

Hani insan yolcusunu bekler ya…

İstasyon tıklım tıklım insan dolu, kimisi yolcusunu bekliyor,

kimisi yolcusunu uğurluyor. Ağlayan, gülen yan yana duruyor.

İşte arife günü, yolcu trenini bekleyen istasyon gibi…

 Herkes Ramazan’ı uğurlayıp bayramı karşılıyor.

Nihayet trenin sesi duyuldu! Bir kaynaşma, bir hareketlilik…

 Herkes yakınını karşılama telaşında.

 Tren gelip durunca kapılara, pencerelere koşulur.

“Beklenen” geldi mi?

Elbette gelecek. Ve geliyor.

Kimisinde sevinç gözyaşları, kimisinde tebessümler. Sessiz ve sakin olan istasyon, adeta canlandı. İstasyon binasının taşları dahi heyecanlandı. İşte arife günü böyledir.

Bu heyecanla bayramı bekliyoruz. ALLAH cc’ım, emrine uyduk, becerebildiğimiz kadarıyla ibadet ettik, oruç tuttuk, namaz kıldık, zekat verdik

. Herhalde bunların mükâfatı olarak ALLAH cc’ım sen de bize bayramı verdin.

Çok şükür. Şu yarım yamalak dünyada dinle böyle bütünleşmek insanın en büyük saadeti.

Sevinmek insanların hakkıdır. Hep beraber sevinmenin tadı da bir başkadır.

“ALLAH cc  için işleyiniz, ALLAH cc  için çalışınız, ALLAH cc için görüşünüz,

 O’nun rızası dairesinde hareket ediniz.”

Bayramlar, insanları kaynaştırıp bir araya getiren güzel vesilelerden biridir.

İnsan ruhu her zaman dinle bütünleşmek ister. Dinî bayramlarda bu bütünleşme açıkça görülür.

 Bayram havası, Müslümanların içinde esmeye başlar… İnsanların iyilik duyguları kabarır.

 Ağlayanın gözyaşını silmek ister insan. Kanayan yara varsa derman götürür.

Böylece insanlar birbirlerine daha çok yaklaşır.

Bir bayramda, yolda giderken karşımdan gelen şahısla dargın olduğumu hatırlıyorum.

O kişi beni görünce yolunu değiştirerek benden uzaklaşmak istedi. Bayramın verdiği neşve ile ona el salladım. Selam verdim. O da yanıma yaklaştı. Tokalaştık, bayramlaştık, tebessüm ettik…

 Bayram, kardeşlik duygularımızı galeyâna getirdi.

Bayramlardaki bu duyguları başka günlerde bulmak mümkün değil. Bayram, hava gibi, su gibi her eve, herkesin gönlüne girer.

Bayramları sünnet ölçüsünde geçirmek ibadettir.

 Güzel koku sürünmek, güzel giyinmek, hediyeleşmek sünnettir.

Torunum, cebinden çıkardığı bir tek şekeri bana uzattı, dedi ki: “Bugün bayram.

Sana şeker veriyorum.” Torunumun küçücük elini tutup öptüm.

Hadis-i şerifte mealen, “Hediyeleşiniz. Hediyeleşmek muhabbeti artırır.” buyruluyor.

Şu dilenci bayram yapabiliyor mu?

Hasta, fakir, bayram yapabiliyor mu? Hastanede yattığımda doktor, yanımdaki hastaya,

“Seni taburcu edeceğiz.” dediğinde yaşlı hanım yalvarırcasına,

“Doktor bey, ben iyileşmek istemiyorum.

 Ben ölmek istiyorum. Beni taburcu ederseniz nereye gideceğim?

 Huzurevinde yattım, huzur bulamadım.

En yakınımdan fayda göremedim.

Hayat bu ise ben bu hayatı istemiyorum.” dedi.

Bu durumda olan insanlar için hangi bayramdan söz edebiliriz?

Boynu bükük yetimler, ağlayan ihtiyarlar, sürünen gençler bayram arıyor.

 O bayramı bulduğumuzda hepimiz bayram edeceğiz.

Bayramları ALLAH cc  bize nasip ediyor.

Biz de o bayramların kıymetini bilmeliyiz.

Bayram; sevinmektir. Sevinenlerin sayıları arttıkça bayramlar bayram olur.

Bayramlarda ne kadar insan sevindirirsek, bayramların tadını o kadar çıkarırız.

Bayramdan sonra Ramazan’daki hayatımızı ömrümüzün her noktasına serelim.

Bayramınız mübarek olsun.
HEKİMOĞLU İSMAİL

 
Reklamlar

Yanmayan; Yakamayacaktır ..



Ebu Bekir’in (r.a.) sıdkını anlatarak insanlara İslâm’ı anlatıyor; ama o sıdkı kendi hayatımıza taşımaktan uzak duruyoruz

. Ömer’in (r.a.) adaletini tebliğ konusu yapıyor; ama o adaleti kendi işlerimizde uygulamaktan kaçınıyoruz.

 Kudüs yolunda deveye kölesiyle nöbetleşe binen Ömer’i anlatıyor; ama geçelim nöbetleşmeyi, işçimizi aramıza ve arabamıza almaktan haya ediyoruz.

Kırk yamalı halife Ömer dilimizden geçiyor; ama hayatımızdan ve bilhassa elbise dolabımızdan geçemiyor.

Osman’ın (r.a.) kulluğa pek de güzel yakışan hilmi de, Ali’nin (r.a.) yüzü ilahî marifete dönük ilmi de ağzımızda dolanıyor, ama dünyevî şeylere tahsis edilmiş kalb hanelerimizde onlara verecek bir yer kalmamış bulunuyor.

Muhacirîn’in ‘ALLAH’ın arzındaki en sevgili yer’den hicretini, bu hicretin ne derece zor bir tercih olduğunu biliyor; ama, ‘televizyonlu oda’dan ‘televizyonsuz oda’ya, ‘üç çeşit yemek’ten ‘tek çeşit’e hicreti dahi beceremiyoruz.

Ensâr’ın neyi varsa yarısını Muhacirîn’e vermesindeki îsar ve fedakârlık derecesini takdir ediyor; ama yirmidört saatin iki saatini olsun imanî bir bahsin talimine tahsis edemiyor, keza Ensâr’ın yaptığının yarısının yarısının yarısını dahi feda etmeye razı olamıyoruz.
Ne Abdurrahman b. Avf misali zenginleriz, ne de Ebu Zer-i Gıfarî misali fakirler…

Onlar, Erkam’ın evinde toplandığı günlerde, kırk kişiydiler.

Kelimenin tam anlamıyla yandılar.

Rablerinin rızası yolunda nefsin taleplerinden, toplumun ve çağın baskısından, iktidar sahiplerinin korkusundan yılarak nem almadılar.

 Hak Olan’ın hak yolunda hakkıyla yandılar; yanlarında olanı da muhabbetullah kıvılcımıyla tutuşturdular.

Erkam’ın evindeki kırk kişi, on sene içinde, hakkın en azılı düşmanlarından bir kısmının dahi hakka teslim olduğunu gördü. Yandılar; yakabildiler.

Bizler ise, üstlerinde “Vasati 40 çöp” yazan kibrit kutularını biriktirerek, sonra da “Şu kadar kibritimiz oldu” diye övünerek Rabbimizden ‘fütuhat’ bekliyoruz.

Bilmiyoruz ki, yanmayı göze almayan bir milyar kibrit çöpü, yanmaya razı olan tek bir kibrit çöpünün ulaştığı fütuhata ulaşamayacaktır. Yanmayan, yakamayacaktır.

Metin Karabaşoğlu

Ramazan, ne oldu sana?


Öyle severdim ki seni küçükken… Yok, ben küçükken değil, sanki sen küçükkendi bu…
Elbette o zaman da mukaddes bir huşu ile çıkagelirdin; ama kasvetten uzaktı ulviyetin…
Kör karanlıkta gümbürdeyen davul sesinin, bereketli sahur sofrasında pide bölüşmenin, Yaradan’a kalben minnet etmenin masum bir hazzı vardı.
Mütevazı iftarlarımızda semaya açılıp rahmet dileyenlerin avuçlarındaydın sen… fukaralar için kurulan sofraların hayır dualarında, komşusu açken tok yatamayanların pirüpak vicdanlarındaydın.
Rahmet yakarmayla, servet paylaşmayla çoğalırdı o zamanlar…
İbadet, Allah’la kul arasındaydı.
Din, hırgürün değil, huzurun adıydı.
Sen, gözümüzde hep mümindin, ama softa değildin. Kimsenin orucuna, namazına, inancına ilişmezdin.
* * *
Sonra ne olduysa oldu; zamanla gerginleştin.
Sahur davullarını tamtam gibi çalmaya, tutulmayan orucun hesabını sormaya, gereksiz yere hadise çıkarmaya başladın.
Daha sen gelmeden başlıyor tedirginliğin…
Yemekhaneler bakıma alınıyor, lokantalar kapanıyor, oruç yiyenler pataklanıyor orda burda…
İtilaf değil ihtilaf taşıyorsun sanki… İmanından çok konuşuluyor hezeyanın…
Senin adına yasak koyuyor, baskı yapıyor, cinayet işliyor fanatiklerin…
İktidarın gözüne girmek isteyenlerin ziynetisin sen…
Hırsız tüccarların zekâtı, beceriksiz memurların terfi fırsatısın.
* * *
Bir reklam yıldızısın artık…
Gazetede Kuran kuponusun, televizyonda israf çağrısı…
Öyle süslü püslüsün ki, iftar sofranda teşhire çıkıyor markalar…
Bir tek kola reklamlarında benziyorsun eski masum haline…
O da rol olsun diye…
Hazmettirici niyetine…
* * *
Bense gülüyorum yıl boyu haram yiyip ramazanda günah diyetine girenlere…
Oruçla kilo vermek için seni bekleyen “sıfır bedenci müminler”e…
Acıyorum, işyerinden atılma korkusuyla, patronu sorunca “Niyetliyim” diyenlere…
Kızıyorum, oruç tutmayanları teşhir edip hedef gösterenlere… Ya da buna inat, yol ortasında göstere göstere yemek yiyenlere…
Mazinin karşılıklı hürmeti, yerini kışkırtıcı şiddete bırakıyor ne yazık ki…
Seni, galibi olmayacak bir kavganın sebebi haline sokuyor.
Davulcu haraç ister gibi çalıyor kapımızı bayram sabahı; kızgın mahalleli açmıyor.
Aç komşuların karın gurultusu, tok dindarların horultusuna karışıyor.
Görgüsüz kulların, fitre verdiklerinin listesini yayımlıyor internet sitesinde…
Ve çalıp çırpanlar, 11 ayın günahını yıkıyor, 11 ayın sultanının ibadethanesinde…
* * *
Ey, mahyaların ilhamı, ayların sultanı!
Soyun artık riyakâr iftar sofralarının şaşaalı urbalarından…
Arın, seni müminlere pazarlayan riya markalarından…
Korkuyla değil, huzurla gel yine…
Zahmet değil, rahmet taşı bize…
Oruç için dayak atanın gazabına değil, “bağışlaması bol olan”ın müsamahasına emsal ol…
Kurban eti dağıtır gibi adilane yay hoşgörünü…
Yay ki, örnek alsın, sultanı olduğun 11 ay…

Can Dündar

TAŞ KALPLİ…


Merhametsiz, acımasız insanların kalbini tarif ederken kullanırız bu deyimi.
Taş…
Bu kadar sert katı göründüğü için mi bu deyimin içindedir?
Gerçekten ruhsuz, cansız bir varlık mıdır Taş?…
Duyguları yok mudur? Korkmaz mı kimseden, ses vermez mi sese?
Bu deyimle anlatılan insanlar keşke Taş kalpli olabilseydi…
Onlar ki; hissetmezler Nebi (s.a.v.) varlığını.
Taş, hisseder bilir eline alınca Resul (s.a.v.) tesbih eder Rabbini.
Onlar ki kapalıdır gönül perdeleri içeri sızmaz ilahi buyruk,
Taş, Peygamber duasıyla çatlar susuzluğu giderir.
Onlar ki; korku duymazlar Rablerinden, çekinmezler gazabından,
Taş, Allah korkusuyla dağlardan yuvarlanır, Başını eğer, çatlar parçalanır.
Onlar ki, işledikleri günahlar yüzünden yüzleri kızarmazken,
Taş, Hacer’ül Esved olup rengini değiştirir bizlerin günahından.
Onlar ki; kendilerine apaçık delillerle gelen Peygamberlere şüphe ile yaklaşırken,
Taş, Peygambere delil, mucize olacak dişi deveye gebedir.
Onlarca değerli maden varken, Taşa nasip oldu Mevla’mızın evinin yapısını oluşturmak.
Şimdi yoklayalım yüreğimizi taşlaşmış mı? Taşın yürekliliğini öğrendikten sonra kolayca taş kalpli diyebileceğiz mi merhametten nasibi olmayan insanlara?
Taş kalpli olabilseydim eğer, Rabbimin adını duyduğumda titrerdi yüreğim, Korkusundan çatlayacak gibi olurdu. Haşyetinden yuvarlanırdım. O emretti diye, yolunda unufak olur, topraklaşırdım.
Keşke diyorum şimdi keşke…
Taş kalpli olabilsem…
SUDEGÜL

Seyyidlere Hürmet…


Hoca Ubeydullah Taşkendi (ks) buyurdu:

Seyyidlerin bulunduğu bir memlekette ben oturamam.

Zira Allah’ın Resulü’ne bağlı bir nesepten gelmenin şerefini taşıyanlara,

layık oldukları tazimi gösterememekten korkarım.

Bir gün, İmam-ı Azam hazretleri ders verirken, oturdukları yerden

birkaç kere ayağa kalktıkları görülmüş…

Sebep: Avluda küçük çocuklar oynuyor ve aralarında seyyidler bulunuyor.

Koca imam, gözleri bunlara her değişte ayağa kalkıyor.

Reşahat’ten..

 

 

Bilvanis netten alintidir

hezar

Necip Fazıl Kısakürek’in -yüksek- vasiyeti!


1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor. Başta gerçek Türk’ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes… Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese…

2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz “Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl” demekten ibarettir.

3- “Büyük Doğu Yayınları” kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun- onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum. İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler, virgül oynatmaktan bile çekinirler. İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise, çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı, herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: “Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir. Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır.”

Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu: İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil; sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan, yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim… Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise, mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin… Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse, tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri, nice müellifin başına geldiği gibi, ölümümden sonraki tahriflerdir.

4- Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:

1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle “altın ile yazılacak yazı” buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler…

5- Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğim Ankara’da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın…

6- Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum… Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna…

7- Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın… Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve “bid’at” belirtici hiçbirşey!… Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu… Sadece Fatiha ve Kur’an…

8- Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem!… Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an…

9- Şimdi sıra en büyük dileğimde… Müslümanlardan, Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için “Necip Fazıl’ın kaza borcuna karşılık” niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması… Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.
Her ferdin, en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi… 70 bine dolması lazım… Bir de, üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri…

Ölünceye dek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. “Şey’en lillah” tabiriyle bana Allah için birşey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz!

10- Allahı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!… Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11- Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!

EZAN…..


 

Arada bir öğlenleri Kadıköy’deki Osmanağa Camii’nin yanına gidiyorum.

 

Oradaki müezzinin sesini seviyorum.

 

Ezanı kendine has bir tarzda, araları biraz uzatarak ve çok güzel okuyor.

 

Cumaları söyleyişi sanki daha da tatlılaşıyor.

 

Güzel söylenen ezanı seviyorum.

 

Benim her öğlen gidip ezan dinlememin bir hediyesi gibi biraz önce gelen bir paketten Ahmet Özhan’ın söylediği ilahilerin başında ezan çıktı.

 

Şimdi onu dinliyorum.

 

Bir ney taksiminin ardından ezan başlıyor.

 

Çocukluğumu hatırlatıyor biraz bana.

 

Akşam ezanından sonra boşalan kömür kokulu sokaklarda, iyice gölgelenen alacakaranlık kaldırımlarda ağır ağır yürüyerek eve giderdim.

 

Hep benimle kalacak bir yalnızlığın kokularını, seslerini ve kurşuni rengini içime sindirirdim.

 

O seslerin içinde ezan da vardı.

 

Hep de orada kaldı sanırım.

 

Din, benim gibi mahcup bir sevgiyle uzaktan bakanlara bile huzur verici, insana hem yalnızlığını hem sonsuzluğunu anlatan bir tesirle dokunuyor yaklaştığınızda.

 

Çok sık olmasa da bazen geceleyin camiye giderim.

 

Işıklarının çoğu sönmüş, kandil misali birkaç lambayla aydınlanmış o büyük kubbenin altında yalnız başıma otururum.

 

Öyle otururum.

 

Her şey sonsuzluğun kuvvetli ışığı altında solgunlaşana kadar halıların üstünde bağdaş kurup beklerim.

 

Ve, o sonsuzluğu bir yalnızlık içinde hissetmekten hoşlanırım.

 

Tanrı, evinin kapılarını bazen açar, bazen açmaz bana.

 

O saatte camiye giremeyeceğimi bana bir hoca efendi ya da bir bekçi söylese de, ben onu tanrının söylediğini düşünürüm.
Kapılar açılmadıysa, “bir kırgınlık var” diye geçiririm içimden.

 

“Onu kıracak bir şey yaptım, onun için açmıyor kapısını.”

 

Hiç zorlamam.

 

“Peki” der ayrılırım.

 

Bilirim ki o kapılar yeniden açılacaktır.

 

Bir gece gittiğimde beni buyur edecektir.

 

Şefkatli bir ses “hadi açayım kapıları” diyecektir.

 

Bundan hiç kuşkulanmam.

 

Kendimden kuşkulanırım.

 

Bir dindar gibi gitmem oraya, ibadete, dua etmeye gitmem.

 

“Sana inanıyorum” demeye de gitmem.

 

Bir şey istemeye de gitmem.

 

O’ndan korkmam, ölümden korkmam, korktuğumdan gitmem oraya.

 

Hiçbir nedeni yoktur gitmemin.

 

Giderim sadece.

 

Kokusunu, ışığını, huzurunu, sonsuzluğunu sevdiğim için giderim.

 

Söylenmeyen bir ezan duyarım o sessizliğin içinde.

 

Kömür kokulu sokaklarda dolaşan bir hayali görürüm.

 

Hayatla ölüm iki küçük çocuk gibi oturur karşıma.

 

Ben onların başını okşarım.

 

O benim başımı okşar, öyle hissederim.

 

Öyle otururum.

 

Bir şey söylemem O’na.

 

Ne söyleyeyim?

 

Kim olduğumu biliyor, günahlarımı biliyor, her şeyi biliyor.
“Sen inançsız birisin, niye geldin evime” demiyor.

 

O demez.

 

Bazen kapılarını açıyor.

 

Bazen onu kıracak bir şey yaptıysam eğer kapılarını açmıyor bana.

 

Sessizce uzaklaşıyorum.

 

“Bir dahaki sefere” diyorum, “açacak kapılarını”.

 

Açmasa da açana kadar gideceğim.

 

İnançsız biri için tuhaf inançlarım var benim, en açılmayacak gibi görünen kapıların bile çok istersen, samimiyetle istersen, dürüstlükle istersen açılacağına inanırım.

 

Ve, ne dindarlara yapılan zulmü anlarım, ne de dindarların yaptığı zulmü.

 

Dinin yanında, çevresinde, içinde bir zulüm olmasın isterim.

 

İnan ya da inanma ama dine dokun.

 

Korkulacak bir şey yok.

 

Türbanlı çocukta da, oruç yiyende de korkulacak bir yan yok.

 

Korku dinden uzak bence.

 

Geceleri camiye gittiğimde, o loş ışıkta, sonsuz bir aydınlığın bütün hayatı solgunlaştırdığını gördüğümde korkmam ben.

 

Kimse korkmaz.

 

Hayat ve ölüm iki küçük çocuk gibi oturur yanıma.

 

Onlara gülümserim.

 

Belli belirsiz bir hüzün, neye olduğunu bilmediğim bir özlem, derin bir şefkat hissederim.

 

Bir şey söylemem.
Bir şey istemem.

 

“İnançsız” olduğumu içimden bile geçirmem, yapmam böyle bir kabalık, O da hatırlatmaz zaten.

 

Öyle otururum.
Bir konuğum ben orada.

 

Bazen kapısını açar, bazen açmaz.

 

Yakında gene gideceğim.

 

Bakalım açacak mı kapılarını.

 

Yoksa bir “kırgınlık” mı var aramızda…

 

TARAF;Ahmet ALTAN