Nefis Muhasebesi Cetveli


 

İnsan hayatı, İslam’la müşerref olduğu zaman bir anlam ifade etmektedir. “İslam ol, kurtul, selamette ol” düsturu, bu gerçekliği dile getirmektedir. Selamette olmak halinin iki yönü vardır. Birincisi, selametin dünyevi yönüdür. Dünyevi açıdan kurtuluş yani selamet, insanın elinden, dilinden, gözünden vesair azalarından ötekine zarar veren bir fiilin sudur etmeyeceği, dünya hayatını bir gönül insanı olarak idame ettireceği manasına gelir. Uhrevi açıdan kurtuluş ise, cennet gibi sonsuz bir mutluluk hayatının kapılarını açarak içeriye girmeyi sağlamaktadır.

İnsanın İslam olması, sadece dilden ibaret bir fiil değildir. Tüm azalara İslam’ı söyletmek, insanın Müslüman olmasının en önemli yansımasıdır. Ayette “iman ettim deyince kurtuluvereceğinizi mi sandınız?” diye anlamlı bir sorunun sorulması, dilden ibaret bir İslam’ın görüntü ve şekil İslam’ı olduğunu ortaya koymaktadır. İnsan, İslam ile birlikte olmaya başlayınca fiillerini İslamlaştırması gerekmektedir. Bunun için müslümanın nefsiyle mücadelesi hayatının tüm merhalelerinde yerini alacaktır. Her daim yapılacak olan nefis mücadelesi ve muhasebesi, kişiyi İslam olduğunun farkına vardıracaktır. Nefis öyle bir şeydir ki, insan ona teslim olduğu zaman, onu karanlık dehlizlere doğru sürükler, o zaman insan asliyyetini kaybeder, farklı bir zat haline geliverir. Kur’an’ın ifadesiyle “Bel hüm edal = hayvandan da aşağı” oluverir. Onun için Hz.Peygamber (s.a.v.) dualarında, “Beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimin eline bırakma Ya Rabbi” duasını çokça söylemiştir. İnsan İslamla yoğrulmamış bir nefisle birlikte hayatını idame ettiriyorsa, o, Allah’ın gösterdiği doğrultuda değil, kendisine kötülüğü telkin eden nefsinin istekleri doğrultusunda yaşıyor demektir. Aynı zamanda o, iç huzurundan yoksun, başkalarının da kendisinden zarar gördüğü bir şahsiyet olarak yaşayacaktır. Zararlı insan tabiri böyleleri için en uygun tabirdir.

İnsan yaratılışı itibariyle fücura ve takvaya meyyaldir. Onun fücura yatkınlığı ancak, hayatını nefis muhasebesi ve muhasebe istikamedinde idame etmekle engellenebilir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) “Hesaba çekilmezden önce nefsinizi hesaba çekin” buyurmaktadır. Büyük bir hesab gününe, hazırlanmak için, yaşadığımız her anın muhasebesini, envanterini tutmak… Yirmi dört saatimizin çetelesini tutmak, takkemizi önümüze koyup düşünmek, neler yaptım, neleri yapmamalıyım, neleri yapmaya devam etmeliyim, hangi şeylerde eksiğim var diye. Ve bir gün içinde yapıp etmeye ihtiyacımız olan şeyleri yazmak. Tıpkı işyeri muhasebesi tutar gibi. Alacaklar, borçlar, ödemeler, maliyet vs…

Nefsimize sormak: Bugün namazlara gerekli ehemmiyeti gösterdim mi, namazları vaktinde eda edebildim mi, hangi namazları cemaatle kıldım, bugün Kur’an’dan okumam gereken hizbi okudum mu, bana öngörülen evradu ezkarımı seher vaktinin nur dolu vakitlerinde ifa ettim mi, bugün bir Müslüman kardeşimi ziyaret ettim mi, Allah’ın ve Rasulü’nün gösterdiği doğrultuda bugünümü yaşama noktasında ne kadar başarılı oldum? diye…

Bir ajandamız olmalı ve her gün yatsı namazından geldikten sonra, yapıp ettiklerimizi yazmalıyız. Nakşetmeliyiz yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı, suçlarımızı, kabahatlerimizi. İnsan kendisini başkasından daha iyi bilir. Kendisine yalan söyleyemez, kendisini aldatamaz. Bu ajandamıza kendimiz, kendimizi yazacağımızdan ötürü, doğruca yazarız. Bugün şu eğriliklerim oldu, bugün şu kişileri incittim, bugün bir fakiri öyle sevindirdim ki karşısında ağlayasım geldi, bugün Rasulullah (s.a.v.)’e beş yüz salavat getirdim, bugün kendimi çok hatalı gördüm, akşama kadar tevbe-i istiğfar ettim, diye cesur ve içten yazmalıyız. Ayda bir kere eskileri okumalıyız, ve bugünü okumalıyız. Ne değişiklikler oldu bizde diye. Eğer samimi olursak böyle bir uygulamanın bizi hep iyiye doğru götüreceğinden şüphe yoktur. İnsan muhasebe yaptıkça, iyiye doğru, daha iyiye doğru yol alacaktır. Kendisine güvenmeyen insanlar kendisini hesaba çekmeye cesaret edemez. Kendimizi muhasebe etmeye karar kılmak, o ajandaya az da olsa bir şeyler karalamak, bizim cesur olduğumuzu, az da olsa bir şeyler yapıp ettiğimizi gösterecektir. Ahirette o karalayıp ettiğimiz defterin dahi dile geleceği bir ortamda o yazdıklarımızın bize esasen ne kadar yardımcı olacağını göreceğiz. Haydi hep birlikte hayat dosyamıza güzel şeyler yazmaya…

Sami Büyükkaynak

Altinoluk dergisinden alintidir

Reklamlar

Musibetler de Nimettir


En son en zaman başınıza bir musibet geldi; ne zaman acılar içinde kıvrandınız?
Niye hep ben, diyor musunuz aşılmaz, onulmaz sandığınız bir derde maruz kalınca. İsyan yelkenlerini hemen indiriyor musunuz, yoksa denizin sakinleşmesini bekliyor bir yandan da sabır tesbihini mi çekiyorsunuz dualarla?
Musibetler, dertler, acılar, yokluklar neden hep bizi bulur diye hayıflanırız çoğu kere. Hâlbuki dertlerin de nimet olabileceği nedense hiç aklımıza gelmiyor.
Belki gözümüzü başka bir aleme açacak kapıdır bu dert sandıklarımız.
Bizi uyarmaya gelmişlerdir.
Ya da “Şişt; ne oluyor sana; aslını unutma, ödevlerini unutma” demek istemişlerdir.
Ayazın nefes dahi aldırmadığı dağ başında karlarla mücadele halindesiniz diyelim. Yanınızdaki size küçük musibetlerle dokunuyor. Belki çimdik atıyor, belki tokat atıyor. Peki neden? Derdin daha büyüğüne kapılıp gitmeyin diye; uyuya kalıp da soğuktan donmayasınız diye… Gözünüz bu dünyaya hep açık dursun diye, bilinciniz yerinde kalsın diye… Kim olduğunuzu, nereye gidip nereden geldiğinizi unutmayasınız diye…
Belki tokat atar belki tekme! Bu zahirde, görünüşte birer küçük musibet gibi görünen hareketlerin olmadığını düşünün, ne olur sonunuz?
Elbette uyku uyuma isteği başlar, uykuda daha çok savunmasız kalan zayıf ve aciz bedeniniz soğuğa yenik düşerek can emanetini Azrail meleğine teslim eder.
İşte bunun gibi belki dert, sıkıntı, musibet sandıklarımız Rabbimizin bizi gaflet uykusuna dalıp da dünya ölülerinden olmayalım diye göndermiş olduğu küçük uyarılar neden olmasın?
Sizi Zat’ına bağlayan, birkaç dua cümlesi iki damla gözyaşı ile “kul” olma makamına çıkartan ikramlar neden olmasın?
Ya da “bu şekilde hayat sürme; kendine gel!” türünden ve dikkat edilmezse büyük belaların habercisi olabilecek bir uyarı neden olmasın?
Anlatırlar ki Rabbimiz Firavun’a yüzyıllarca yaşayan Firavun’a bir baş ağrısı dahi vermemiş. “Uzun ömründe sapasağlam yaşasın, dua edip de sesini Bana duyurmasın” diye.
Yani musibetler de her kula nasip olmasa gerek. Ancak Rabbimizin kendisinden ayırmak istemediği, gönlünü Zat’ından yana çevirmek istediği ender kullarına verdiği bir lütuf belki.
Küçük musibet büyük musibeti önler denir ki, bu da işin diğer boyutu.
Küçük bir dersten akıllanan insan aynı tür ya da benzeri bir olayla karşılaştığı zaman tecrübesini devreye sokar ve küçük dersten, büyük musibetten edindiği deneyimle başını büyük beladan koruyabilir.
Ya da küçük musibet belki günahlara kefaret olacaktır bu vesileyle bir başka büyük imtihana gerek kalmayacaktır.
İşte tüm bu düşünceler insanın yaşadığı olaylara karşı bakışını farklılaştırır.
Bozulmaya yüz tutan insan halet-i ruhiyesini dengede tutmaya yarar.
Zaten İslam’ın da korumak istediklerinden biri de bu değil mi?
İman ile dünyaya bakan asla teessür olmaz.
Her işte bir hikmet ve hayır arar ve bulur.
Somut mükafatını ise Rabbimiz dilerse belki bu dünya da ama ahrette mutlaka verecektir.
Kul olmanın sırrına binaen yapılacak en güzel davranış olaylara ilk başta gereken sabrı gösterip alınması lazım gelen dersleri alarak hayatı okumaya devam etmektir.
Yoksa en küçük tepede yorulursak, yoldan dönmeye kalkarsak veya da o tepeye kızarsak, küçük engel sebebiyle kendimizi üzersek insana verilen pek çok kerameti kullanamamış oluruz.
Musibetlerin bir sam yeli edasıyla olgunluğunuza olgunluk katarak sizi kemâlat derecesinde tatlandırması duasıyla…


Ümit Demir
 

Hazreti Fatıma-tüz-Zehra r.anh.


Hazreti Fatıma-tüz-Zehra r.anh.

Bismillahirrahmanirrahim

Hazret-i Fatıma (radıyallahü teâlâ anha), Peygamber efendimizin, Hazret-i Hatice validemizden olan en küçük ve en sevgili kızıdır. Hazret-i Ali’nin zevcesi ve Hazret-i Ömer’in kayınvalidesidir.

Aklı, zekası, güzelliği, zühdü ve takvası pek fazla idi. Yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan Zehra denildi. Zühd ve dünyadan kesilmekte en ileri olduğu için, Betül yani çok temiz demişlerdir. Betül, erkeklerden çekinen, ibadete düşkün, namuslu ve çok temiz kadın demektir.

Resulullah efendimizin vefatından sonra güldüğü hiç görülmedi. Altı ay daha yaşayıp Ramazan-ı şerifin üçüncü günü Medine-i münevverede vefat etti.

Peygamber efendimiz, Hazret-i Fatıma’yı çok severdi. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle metholundu. Peygamber efendimiz onu 15 yaşındayken Allahü teâlânın emriyle, Hazret-i Ali ile evlendirdi.
Hazret-i Fatıma’nın kardeşlerinin çocuğu olmadı, olanı da küçük iken vefat etti. Resulullahın soyu, yalnız Fatıma validemizden hasıl oldu. Hazret-i Fatıma’nın; Hasan, Hüseyin, Muhsin adında üç oğlu ile Ümmi Gülsüm ve Zeyneb adında iki kızı oldu. Muhsin küçük yaşta vefat etti. Ümmi Gülsüm, Hazret-i Ömer ile evlendi.

Hazret-i Fatıma, ehl-i beytin gözbebeğidir. Peygamber efendimiz aleyhisselam buyurdu ki:
(Fatıma benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur.) [Hakim]

(Hatice, dönemindeki kadınların en iyisidir. Meryem, dönemindeki kadınların en iyisidir. Fatıma, dönemindeki kadınların en iyisidir.)

(Bir melek geldi. Hasan ve Hüseynin Cennet gençlerinin seyyidi, Fatıma’nın da Cennet kadınlarının seyyidesi olduğunu müjdeledi.) [İ. Asakir]

(Fatıma, İmran kızı Meryem, Firavunun ailesi Âsiye ve Hüveylid kızı Hatice’den sonra bütün kadınların seyyidesidir.) [İbni Ebi Şeybe]

(Fatıma, Cennet hatunlarının üstünü, Hasan ve Hüseyin de Cennet gençlerinin yüksekleridir.) [Tirmizi]

(Allahü teâlâ, Fatıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hakim, Taberani]

(Ya Fatıma, Allahü teâlâ senin gazabın için gazap eder, senin rızan için razı olur.) [Hakim]

(Fatıma’yı Ali’den daha çok severim, Ali, bana, Fatıma’dan daha çok kıymetlidir.) [Hakim]

(Kızım Fatıma’nın adı “Allah onu ve sevenlerini Cehennemden korur” manasındadır.) [Deylemi]

Resulullaha, en çok kimi seviyorsun denilince, (Âişe’yi) buyurdu. Erkeklerden kimi diye sorulunca, (Âişe’nin babasını) buyurdu. (Buhari)

Hazret-i Âişe’ye sordular ki, Resulullah kadınlardan en çok kimi severdi? Fatıma’yı severdi, dedi.
Erkeklerden en çok kimi severdi dediler. Fatıma’nın zevcini [Hazret-i Ali’yi] buyurdu.

Bundan anlaşılıyor ki, zevceleri arasında, Hazret-i Âişe’yi, çocukları arasında, Hazret-i Fatıma’yı, Ehl-i beyti arasında, Hazret-i Ali’yi, Eshabı arasında ise, Hazret-i Ebu Bekir’i en çok severdi .

Hazret-i Ali ile Hazret-i Fatıma’nın evlenmeleri
Fatıma-tüz-Zehra küçük yaşta iken, Hatice validemiz vefat etti. Resulullah efendimiz onu, büluğ çağına kadar kendi yanında bakıp, terbiye etti. Evlenme vakti geldiğinde, hatır-ı şeriflerine geldi ki, annesi hayatta olsa idi onun çeyizini hazırlardı.

Derhal Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:
(Ya Resulallah, Allahü teâlâ buyurur ki, Habibime selam söyle, hiç merak etmesin! Ben Fatıma’nın bütün ihtiyaçlarını karşılar ve elbiselerini Cennet elbiselerinden yapıp, yakında sadık ve muvahhid ve has kuluma veririm.) Resulullah Cebrail aleyhisselamdan bu müjdeyi işitince şükür secdesi yaptı.

Cebrail aleyhisselam ayrılıp bir süre sonra, üstü altın boğça ile örtülmüş elinde bir altın sini ile geri döndü. Tazim için bin Kerubiyan meleği de yanında. Arkasında Mikail aleyhisselam ve İsrafil aleyhisselam ve Azrail aleyhisselamın yine ellerinde altın boğça ile örtülmüş birer altın sini, biner melek ile gelmiş oldukları görüldü. Bu melekler, getirip sinileri Server-i kâinat hazretlerinin huzurlarına arz eylediler. Resulullah bunları görünce, (Ya kardeşim Cebrail! Allahü teâlânın emr-i şerifi nedir, bu siniler ile ne emreder?) buyurdu.

Cebrail aleyhisselam dedi ki:
(Ya Resulallah! Allahü teâlâ sana selam eder ve buyurur ki, ben Habibimin kızı Fatıma’yı Ali’ye verdim. Arş-ı Uzmada nikah ettim. Habibim de Eshab arasında nikah eylesin. Sinilerin birinde Cennet elbiseleri vardır. Diğer sinilerde Cennet yiyecekleri vardır. Eshabına ziyafet versin.)
Resulullah bu müjdeyi işitince tekrar şükür secdesi yaptı. Sonra Cebrail aleyhisselama dedi ki:
(Ya kardeşim Cebrail! Dilerim ki, nikahın nasıl yapıldığını aynen açıklayasın.)

Cebrail aleyhisselam dedi ki:
(Ya Resulallah! Allahü teâlâ emretti ki, Cennet kapıları açılsın ve Cenneti süslesinler. Cehennem kapılarını da kapatsınlar. Yedi kat gökte ve yerde ne kadar Kerubiyan, mukarrabin ve ruhaniyyan var ise Arş-ı azimin gölgesinde Tuba ağacı altında toplansınlar. Allahü teâlânın emri yerine geldi. Yine Allahü teâlânın emriyle, melekler üzerine tatlı bir rüzgar esti ki, vasfı anlatılamaz. O tatlı rüzgar, Cennet ağaçlarının üzerine eser. Cennet ağaçlarının yapraklarının birbirine dokunması ile hoş bir seda hasıl olur ki, dinleyenlerin akılları başlarından gider. Ondan sonra gönül kuşlarına emreyledi ki nağmeye başladılar. Ya Habiballah! Allahü teâlâ buyurdu ki, ya Cebrail, sen aslanım Ali’nin vekili ol. Ben de Fatıma’nın vekili olayım. Ya Meleklerim siz de şahid olunuz. Fatıma’yı helalliğe Ali’ye verdim. Ya Cebrail, sen de vekaletin hasebiyle Ali için kabul eyle. Orada nikah oldu. Sana da emrolundu ki, burada da Sahabe-i güzini toplayıp, nikah yapasın.)

Resulullah bunun üzerine tekrar şükür secdesi yaptı. Eshab-ı kiramın toplanmasını emretti. Sonra Cebraile dedi ki:
(Ya Cebrail! Kızım Fatıma benim hatırımı kırmaz. Bu Cennet elbiselerini dünyada giymeye değmez. Geriye Cennete götürünüz!)
Sahabe-i kiram toplandı. Dörtyüz akçe ile nikah eylediler.

Durumu Hazret-i Fatıma’ya müjdelediler. Hazret-i Fatıma razı olmadı. Cebrail tekrar geldi. Ya Resulallah, Allahü teâlâ buyurdu ki; Fatıma dörtyüz akçe ile nikaha razı olmaz ise dörtbin akçe olsun. Bunu Fatıma’ya söylediler. Yine razı olmadı. Geri Cebrail gelip, dörtbin altın emrolundu dedi. Fatıma yine razı olmadı. Ya Resulallah! Allahü teâlâ bizzat Fatıma’ya varıp, muradı ne ise sormanı emretti.

Resulullah Fatıma’nın yanına varıp, muradını sorduğunda, Fatıma dedi ki:
Babacığım, muradım şudur ki, sen, mahşer meydanında müminlerin günahkârlarından nicelerine şefaat edip, Cennete koyarsın. Ben de onların hatunlarına şefaat edip, Cennete koyayım.

Resulullah çıkıp, Fatıma’nın muradını söyledi. Cebrail aleyhisselam oradan ayrıldı. Geri nüzul edip [inip] dedi ki:
Ya Resulallah! Allahü teâlâ Fatıma’nın muradını kabul edip, (O da ruzi cezada [mahşer meydanında, kıyamet gününde] şefaatcı olsun) buyurdu. Resulullah, Fatıma’ya, muradının kabul olup, şefaat edeceğini kendisine iletti.

Fatıma, babacığım dedi, senin şefaat edeceğine huccet [delil] kelam-ı kadimde ve Furkan-ı azimde âyet-i kerimelerdir. Ya bana delil nedir? Resulullah, ey ciğerparem, muradını arz edeyim buyurdu. Çıkıp, Cebrail aleyhisselama Fatıma’nın muradını söyledi. Cebrail aleyhisselam ayrılıp az sonra elinde bir beyaz ipekle geri döndü. Resulullahın huzurunda ak ipeği açıp, içinden bir kağıt çıkardı. (Yevm-i cezada [kıyamet gününde] mümin hatunların asilerine, kulum Fatıma’yı şefaatcı ettiğime bu hucceti yanında bulundursun.)

Resul-i ekrem o kağıdı geri ipeğe sarıp, Fatıma’ya getirdi. Fatıma hucceti gördü. Kabul edip, nikaha razı oldu. (M. Ç. Güzin)

Nübüvvet ağacının yemişi!
Resulullah efendimiz, Hazret-i Ali’ye buyurdu ki:
-Ya Ali, Allahü teâlâyı sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Beni sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Fatıma’yı sever misin?
-Evet ya Resulallah

-Hasan ve Hüseyini sever misin?
-Evet, ya Resulallah

-Ya Ali! Bu kadar muhabbeti bir gönüle nasıl sığdırırsın!

Hazret-i Ali sükut etti, eve geldi. Hazret-i Fatıma’ya olayı anlattı ve cevap veremediği için üzüldüğünü belirtti. Hazret-i Fatıma buyurdu ki; (Bunda üzülecek ne var! Allahü teâlâyı sevmek, imandan ve akıldandır. Muhammed aleyhisselamı sevmek imandandır. Beni sevmek şehvetindendir. Hasan ve Hüseyni sevmek tabiatındandır.) Hazret-i Ali hemen Resulullahın huzuruna gelip, bu cevabı söyledi. Resulullah buyurdu ki:
(Bu yemiş nübüvvet ağacının yemişidir!) [Yani, ya Ali, bu cevap senin değil, Fatıma’nın cevabıdır.] (M. Ç. Güzin)

Su ile iftar edip, su ile sahur yaptılar
Hazret-i Hasan ile Hüseyin çocukken hastalanmışlardı. Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma ve hizmetçileri Fidda, çocuklar iyi olunca, üç gün oruç tutmayı adamışlardı. Çocuklar iyileşince oruç tutmaya başladılar. Birinci gün iftar için hazırladıkları yemekleri, kapılarına gelen yetimlere vererek, su ile oruçlarını açıp, su ile sahur yapıp ikinci günü orucuna başladılar. Zira yetimlere verdiklerinden başka evde bir şey yoktu.

İkinci günü akşam iftar için hazırladıklarını, yine o saatte kapıya gelip, “Allah için bir şey verin!” diyen fakire verdiler. O gece de yine başka yiyecek olmadığı için, su ile oruçlarını açıp, su ile sahur yapıp üçüncü günü oruca başladılar.

O akşamda da kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için, hazırladıkları iftarlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, şu mealdeki âyeti gönderdi:
(Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istedikleri yemeklerini miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları Allahü teâlânın rızası için yedirdik, sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için cenab-ı Hak onlara şerâb-ı tahûr ihsan eyledi.) [İnsan 7-9-] (M. Ç. Güzin)

Bu Cennet yemeğidir
Hazret-i Osman, Resulullaha ve eshabına ziyafet vermişti. [Hazret-i Osman, Resulullah eve teşrif edene kadar adımlarını saymış, her adımı için bir köle azat etmişti.] Hazret-i Ali o ziyafetten çıkıp, eve geldi. Fatıma validemiz onu hüzünlü görüp, (Ya Ali, niçin hüzünlüsün?) diye sordu. Hazret-i Ali, (Eğer bizim de dünyalığımız olsa idi, Resulullahı evimize davet ederdik. Nitekim bugün Osman davet etti) dedi. Hazret-i Fatıma (Biz de davet edelim) deyince, (ya Habibullahın kerimesi! Ne ile ikram edersin. Hangi yemeği yedirirsin!) dedi. Hazret-i Fatıma, (O Habibullahtır. Ona Allahü teâlâ ikram eder ve yemek verir. Sen git sevgili babamı davet et) dedi.

Hazret-i Ali Resulullahın huzuruna varıp, ya Resulallah! Kerimeniz Fatıma sizi davet eder. Resulullah, (Ya Ali, yalnız beni mi, eshabımla beraber mi?)

Eshab-ı kiram ile beraber kalkıp, Hazret-i Fatıma’nın evine geldiler. Hazret-i Fatıma, (Ya Rabbi, senin Habibin bugün miskin kulunun evine geldi. Sen onlara ikram eyle, nimetler ver. Ben fakir, onlara ikram etmeye ve nimet vermeye gücüm yetmez) diye dua etti.

Bir çömleği vardı. Ateş üzerine [ocağa] koydu. Allahü teâlâ kendi lütuf ve keremi ile o çömleği yemek ile doldurdu. Hazret-i Fatıma o yemeği Resulullahın huzur-u şeriflerine gönderdi. Resulullah ve eshab-ı güzin o yemekten yediler. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Bu yemek Cennet yemeğidir.)

Bunun üzerine Hazret-i Fatıma odaya girip secde etti ve (Ya Rabbi, benim kölem yoktur ki azat edeyim. Velakin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günahkârlarından bir miktarını, Cehennem ateşinden azat eyleyesin) diye dua etti.

Hemen Cebrail aleyhisselam geldi. Dedi ki, ya Resulallah! Fatıma, günahkâr ümmet için, münacât etti. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Habibime selam eyle ve de ki, Fatıma’nın evine gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem azabından azat eyledim.) [M. Ç. Güzin]

Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü teâlâ anha) anlatır:
Bir gün Fatıma geldi. Resulullahın yanına oturdu ve gizli konuştular. Fatıma çok ağladı. Kızının çok ağladığını gören Resulullah, bir daha gizli olarak bir şeyler söyledi. O zaman Fatıma güldü. Resulullah gidince, Fatıma’dan gizli konuştuklarının ne olduğunu sordum. “Resulullahın sırrını ifşa edemem” dedi. Resulullah ahirete intikal edince tekrar sordum. O zaman dedi ki, (İlk gizli konuşmamızda babam; “Cebrail aleyhisselam her sene bir kere Kur’an-ı kerimi benimle karşılıklı okurdu. Bu sene iki kere okudu. Bundan ecelimin yaklaştığı anlaşılır. Allahü teâlâdan sakın ve sabırlı ol!… Ben senin için güzel selefim” buyurdu. Onun için ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci defa gizli konuşmamızda, (Ehl-i Beytimden bana en önce sen kavuşursun) buyurdu.

Resulullahın vefatından 6 ay sonra, Hazret-i Fatıma vefat etti. (radıyallahü teâlâ anha) (M. Ç. Güzin)

Her mümine şefaat vardır
Sual: Peygamberimizin kızına, (Ahirette sana gelecek azabı benim kurtarma yetkim yok) dediği bildiriliyor. Hazret-i Fâtıma Cennetlik değil midir?
CEVAP
Evet, Cennetliktir. Resulullah efendimiz, (Allahümme yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî, ala dînik) duasını okuyunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah sen de, dönmekten korkuyor musun?) dediklerinde, (Mekr-i ilahiden kurtulmak için, kim bana teminat [güvence, garanti] verebilir ki?) buyurdu. (Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi)

Bu dua, (Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, yani dininden döndürme, ayırma!) demektir. Kendisi için böyle buyurunca, hepsi Cennetlik olan Eshabı ve yakınları için de, aynı şeyi söylemesi normal değil mi? Bu hadis-i şerif, (Rabbimin lütfu olmadıkça, ben kendi yakınlarıma da şefaat edemem, ancak Rabbimin bana vereceği yetkiye dayanarak şefaat ederim) demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]

Tek yetkilinin Allahü teâlâ olduğu bildiriliyor. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Bütün şefaatler, Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

Peygamber efendimiz, Allahü teâlâdan izin aldıktan sonra, yakınlarına ve imanı olan herkese şefaat edecektir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim] [Taberani, Bezzar] diye sordu. Hazret-i Ali, eshab-ı kiram da beraber buyursunlar dedi.

Öyle Bir Din Öyle Üstün Bir Takvaki
Peygamber Efendimiz Buyuruyor Kızı Zehra ya
Kısım Senin Benim Kızım Olman
Seni Kurtarmaz…

Kadir Gecesi…


Kur’ân-ı Kerîm’de medhedilen en kıymetli gecedir. Kadir gecesinin fazîleti, üstünlüğü (bin aydan daha fazîletli, kıymetli, hayırlı olduğu), bizzât Allahü teâlâ tarafından, Kadir sûresinde açıkça bildirilmiştir.Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, bu mübarek gecenin kıymet ve faziletini şöyle beyan buyurmaktadır: 

Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?  Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.  O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.
(Kadir Suresi

Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz buyuruyor:

“Kim Kadir Gecesi’nde inanarak, ihlas ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”

“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasibini almıştır.”

Müminlerin annesi Hz.Aişe (r.a.) şöyle diyor :

-Dedim ki: Ya Resullullah, Kadir Gecesi’ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim? Şöyle buyurdu:

– Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü anni. (Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.)

Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

“Kadir gecesinde bir defa, Kadir sûresini okumak, (başka zamanda) Kur’ân-ı kerîmi hatmetmekten daha sevâptır. Bu gece koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibâdet etmek, bir ay her geceyi ibâdetle geçirmekten daha kıymetlidir.”

Bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur’ân okuyup da dua ederse güzel olur.

İbnü Hacer Heytemî Tuhfetü’l-Muhtâc’da der ki:

“Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ’nın bildirdiği kimseler nail olur.”


Kadir Gecesi Geçmişmidir Yoksa Tekrar Etmekte midir?


Kadir gecesi, meşhur olduğu üzere, Kur’ân’ın nazil olduğu veya sabahında Bedir zaferinin vuku bulduğu gece olduğuna göre o bir defa olmuş geçmiştir. Her sene Ramazan’da olacak olan onun şeref ve hatırasıdır, demek olur. Nitekim bazıları onun bir defa olup kalktığını kabul etmişlerdir. Fakat Kadir gecesi onlardan dolayı değil, onlar Kadir gecesine rastlamış olduğuna göre de Kadir gecesi bütün sene içinde gizli olup, en çok Ramazan’da ve en çok son onunda ve en çok yirmi yedinci veya sonuncu gece olması ihtimali en galip bulunan mübarek bir takdir gecesi olarak tekrar eder ki, bilinen, çoğunluğun görüşü de budur.


Kadir Gecesi Her Sene Ramazanın Aynı Gününe mi Geliyor?


Hayır. Allahü teâlâ, Kadir gecesini gizlemiş, yani Ramazan ayının çeşitli günlerine koymaktadır. Bu sene Ramazanın birine koyarsa öteki sene Ramazanın yedisine koyabilir, Kadir gecesi o gece olur. Diğer geceler gibi falanca ayın belli bir günü yapmamış, bu geceyi gizlemiştir. Bu gecenin aylarla ilgisi yok, gece ile ilgisi var. Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesinde Kur’an-ı kerim inmiş ise, bu sene de Kadir gecesi Ramazanın üçüne alınmış olabilir. Demek ki bu mübarek gece Ramazanın üçüne geldi. Ay mefhumundan sıyrılmak gerekir. Diğer geceler ayla ilgili, Kadir gecesi ayla ilgili değil, gece ile ilgilidir. Allahü teâlâ dileseydi her aya bir tane koyardı ve her ayda Kadir gecesi olabilirdi. Kur’an-ı kerimin indiği bu geceyi de her ay kutlardık.

İlk defa Kur’an-ı kerimin nazil olduğu gecenin hususiyetini, faziletini ve bereketini Allahü teâlâ her sene başka bir geceye veriyor. Yani her sene değişik bir gecenin o kıymet ve fazileti taşımasını irade buyuruyor. Kur’an-ı kerimin nazil olduğu o mübarek gecenin her sene-i devriyesinde aynı gecenin o fazileti taşıması icap etmiyor. Başka bir gece o fazileti taşıyabiliyor. (4) 

 


Kadir Gecesi Olduğu Nasıl Anlaşılır?


Denizlerin suyu bir an tatlılaşır.
 

Kadir gecesi, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur. Bulut yoktur. Yağmur ve rüzgar yoktur.

Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar.Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir.
 

Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz diyen âlimler de olmuştur.


Kadir Gecesi Kaçıncı Gecedir?


Kadir gecesinin, Ramazanı şerifin 20.sinden sonraki tek gecelerinde aranmasına dair müteaddit hadis şerifler varid olmuştur. Birinden itibaren tek gecelerde aranmasını tavsiye eden büyüklerimiz de vardır.

İmamı Şa’rani Hazretleri, Kadir gecesinin kaçıncı gece olduğunu, Ramazanı şerifin giriş günlerine göre şöyle tesbit  etmiştir. İmamı Şarani Hazretleri 30 sene Kadir gecesiyle bu tarife göre müşeref olmuşlardır. Bir çok Allah dostuda bu usulle Kadir gecesini bulmuşlardır.
  • Pazar günü girerse 29.gece,  
  • Pazartesi girerse 21.gece
  • Salı girerse 27.gece
  • Çarşamba girerse 19.gece,
  • Perşembe girerse 25.gece,
  • Cuma girerse 17.gece
  • Cumartesi girerse 23.gece


Kadir Gecesinin 27.Gecedir  Diyenlerin Delilleri


Ulemanın ekserisi “Leyle-i kadir ramazan ayının yirmi yedinci gecesidir.” demişlerdir. Bu görüşün sahibi bulunan ilim adamları delil olarak şu hadis-i şerifi göstermektedirler: “Leyle-i Kadir, yirmi yedinci gecedir.”


Bu nakli  delile ilaveten akli bir delil ile mevzûu  daha belirgin hale getirmek istiyorum. Süre-i celilede (Kadir Suresi) “Leylet’ül Kadri” lafzı üç yerde geçmektedir. Bu lafzın harfleri dokuz tanedir. Bu sayıyı üçle çarptığımız zaman çıkan yekün de yirmi yediyi göstermektedir. (3)



Her geceyi kadir, her gördüğünü Hızır bilmek


Din adamlarının bazısı, leyle-i kadrin senenin günleri içinde gizlenmiş olduğunu söylemişlerdir. İhmalkarlık yapmasınlar ve diğer geceleri de ihya etsinler diye bu gecenin gizlendiğini ifade etmişlerdir.

Hızır aleyhisselam da gizlenmiştir. İlim adamlarına ve zahid kimselere gösterilen alaka, fukara ve gurebaya da gösterilmelidir. bu ihitimalden dolayı:

Her geceyi kadir bil, her gördüğünü Hızır bil” denilmiştir. (3)

Cenab-ı  Hak bu geceyi hakkıyla ihya eden kullar arasına bizleri de ilhak eylesin ve bizi zatına kul ve Habine ümmet olma şerefinde daim eylesin.


Kadir Gecesini nasıl ihya edeceğiz?


  • Yatsı namazında zammı sure olarak Kadir suresini okumalı.
  • Bir iki sayfa Kur’an-ı kerim okumalı.
  • Az da olsa sadaka vermeli.

 

  • Bu gece 4 rekat Kadir Gecesi Namazı kılınır.
1.rekatta : 1 Fatiha 3 İnna enzelnâhü
2.rekatta : 1 Fatiha
3 İhlası Şerif 
3.rekatta : 1 Fatiha
3 İnna enzelnâhü

4.rekatta : 1 Fatiha
3 İhlası Şerif  
Namazdan sonra 1 defa:

 

Allahü ekber Allahü ekber La ilahe  illalahü vallahü ekber Alahü ekber ve lillahil hamd.

100 defa Elem neşrah leke...   

100 defa
İnna enzelnâhü 

100 defa da Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Hazret-i Âişe (r.a.) Vâlidemiz’e öğrettiği şu duâ okunup, sonra duâ yapılır:

 
 

Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü anni, okunup dua yapılır.

Mümkünse, kandil  gecesi olması sebebiyle bir de TESBİH NAMAZI kılınır.


ve bir müjde ile noktalıyalım:


“Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihyâ eden, Kadir gecesini ihyâ etmiş gibi sevâb kazanır”

hadîs-i şerîfini düşünülerek, sık sık vâki olan 27. gece ihyâ edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevâba kavuşulur.   (5)

Kaynaklar :

1) Elmalı Tefsiri
2) Mübarek Gün ve Gecelerde Yapılması Tavsiye Edilen Dua ve İbadetler, Fazilet Neş.1983
3) Kürsiden Mü’minlere Sohbet ve Nasihatler, 1.Cild, Mehmed Emre, Erhan Yayınları, 1998
4) Mehmet Ali Demirbaş, Kadir Gecesi
5) Prof.Dr.Ramazan Ayvallı, Kadir Gecesi

Sıkıntılı da Olsa Yaşamak Hayırlıdır


Ters Lale ve deniz resmi

Tabiinin ileri gelenlerinden Süfyan–ı Servi, (95-161 Basra) Vüheyb ve Yusuf bin Esbat üçlüsü Basra’da bir araya gelmişler, ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntıların had safhaya geldiği günlerinin zorluklarını konuşuyorlardı. Bir ara Sevri der ki:
– Ortalık iyice bozuldu, Emevi–Abbasi çekişmesi bizi de içine alacak neredeyse. Taraflar bizi de alet edecekler kendi zulümlerine. Hayat çekilmez oldu, ölümü dahi ister hale geleceğiz bu gidişle!

Yusuf bin Esbat, ‘ölümü dahi ister hale geleceğiz bu gidişle’ sözüne itiraz ederek der ki:

– Ben böyle bir temennide bulunmuyorum. Ortalık ne kadar bozulursa bozulsun ben bozulmadıktan sonra kimse beni bozamaz. Zorluklara karşı sabreder, İslamî hayatımı ve hizmetlerimi sürdürür, ölümü hiç temenni etmem!

Bundan sonra söz sırası Vüheyb’e gelir. Sevri ona da sorar:

– Sen nasıl düşünüyorsun ey Vüheyb, gitmeyi mi, kalmayı mı? Şöyle cevap verir Vüheyb:

– Doğrusu ben ne gitmeyi düşünüyorum ne de kalmayı. Ölmem hayırlı ise Rabb’im ölümü takdir eylesin, kalmam hayırlı ise kalmamı takdir buyursun. Ben bunu bilir, bunu söylerim. O’nun takdirine sadece teslim olurum!

Bu cevabı çok beğenen Sevri, ayağa kalkar, gelip Vüheyb’e:

– Uzat elini de öpeyim, sen ruhanilerin cevabını vermiş oldun. Gerçekten de hangisi hayırlı ise Rabb’imiz onu takdir eylesin, dedikten sonra, günümüze de mesaj dolu şu ibretli olayı anlatır. Servi der ki:

– İki kardeş vardı. Biri savaş meydanında şehit olmuş, öteki de bir sene daha yaşadıktan sonra evinde vefat etmişti. Komşularından biri çok sevdiği bu iki kardeşi rüyasında cennetin kapısında beklerken gördü. Bu bekleme sırasında cennetten bir melek çıktı, kapıda bekleyen iki kardeşten evinde öleni cennete aldı. Daha sonra da şehit olanı çağırdı cennete. Şehidin cennete sonra çağrılışına şaşıran adam, ‘olamaz’ dedi, önce şehit olanı çağırmak gerekirdi, sonra evinde ölene sıra gelmeliydi. Bu rüya Rahmanî değil şeytanî olsa gerektir, diyerek doğruca Efendimiz (sas)’e gelip rüyasını aynen anlattı. Efendimiz ise, ‘Bunda şaşılacak bir şey yok’ diyerek rüyaya şu yorumu yaptı:

– Cennete önce alınan adam, bir sene fazla yaşamadı mı? Yaşadığı bu bir sene içinde önce ölenden fazla namaz kılmadı mı, tüm ibadetlerini yapmadı mı, hayır hasenadını sürdürmedi mi? İslamî hizmetlerini devam ettirmedi mi?.. İşte bir sene daha fazla yaşayan adamı önce cennete aldıran şey, yapmış olduğu bu fazla ibadetleri, iyilik ve hizmetleridir. Şehit yine şehittir. Makamından düşmez. Ama çok yaşayan, çok ibadet ve hizmet eder, çok ibadet ve hizmet de cennete önce çağrılma sebebi olabilir. Çok ibadetle azı arasındaki farkı küçük görmeyin. Yerle gök arasındaki kadar fark var fazla ibadet arasında.”

Demek oluyor ki; devir değişti, ortalık fitne fücur doldu, hayat çekilmez hale geldi, sıkıntılarımız fazlalaştı, ölmek yaşamaktan hayırlı hale geldi, şeklinde bir temenniye yönelmek doğru değildir. Ortalık nasıl olursa olsun, hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın yaşayıp da fazla ibadet ve hizmet eden kazanır, ölümle ibadetlerine son veren değil!

Soru sahiplerine son cümlem şudur:

– Özetini arz ettiğim bu misallerden anlaşılan odur ki; maruz kalınan zorluklardan dolayı hayata küsmek yanlıştır; sıkıntılara sabretme sevabı alarak kazançlı! yaşamak hayırlıdır.

 

AHMED ŞAHİN
Zaman

Aşk, ötesi yazılmaz müntehir yapraklara…


Perde arkasındaki nur

Aşk, ötesine hurufat yetmez

Aşk, ötesi yazılmaz müntehir yapraklara

Aşk, ötesine titrenilir ve sükût çığlıklara gömülür

Bir kırk ikindi yağmuru gibi ansızın süzülür bedene zemheri   Sancının doruk noktasında sevgi kelebekleri soluklanır, al gelincikler temaşa eder uçurum kıyılarını   Hasret, sırılsıklam eder teni, ten kafesinden çıkıp asumanlara varana dek deryada nalân ve hummalı hıçkırıklarıyla su taşır çöllere karınca, serçeler meczup derviş zikrini gözyaşlarıyla besleyip ölüme ninni söylerler…

Miraç fezasını kana bulayan gözler, serzenişini suskusuna bürümüş idamlık kuşların toprağı eşelemesini izliyor Darağacına götürülmesinin vaktinin geldiğini işaret ediyor hilâl  Acziyet ufkunda güneşin doğmasını beklemeden alevler saçmasına devam ediyor aşkın mahkûm hali  Geceler tılsımıdır süveydâya yudumlanan şarkıların  Notaların kifayetsizliği kadar mazlumdur öksüz fecirlere süt emziren gök, yetim kalmış taşların bağrına asılmış Süreyya kadar da içlidir  Ne yapacağını bilemez, aşkın çekim alanında bulunmaktan Mecnûn olmuştur

Aşka “ol” dendiğinden itibaren susuzdur toprak, yağmur doyuramaz aşka kanmış toprakları

Çamur ne kadar yumuşak olursa, yağmur o kadar içli yağmış demektir toprağa

Çamur olmazsa saçları âşıkların, gamzelerine al Leyla düşlemelerini resmedemezler

Dağı delebilmek, çölleri aşabilmek için derviş zikri mütebessimliğinde acziyeti nakış nakış işlemek gerekir yüreğe

Gülistanın boynu bükük, gül bağrında taşıdığı Anka Kuşu ile ölümsüzlüğe /mavera sürgünlere/ uçmaya hazır

Gözlerine mil çekilerek mesture yaşları Leyla için akıtmaya hazır…

Ruhunun derinliklerine saplanan hançeri çıkarıp ta süveydasına saplamasına ramak kaldı.Kızıl kıyametlere karşı gemisi hazır gülün, karanlık çöl imbatlarına karşı hazırladığı iksirde göğsünde taşıdığı mehveş ateşiyle ve eleğimsağmalarda beslediği hicran türküleriyle hazır lâl-ü aşka

Ölümün en güzel köprü olduğu rânâ yollarda, münzevi yüreğiyle nazar ediyor idamlık kuşlara

 Her idamlık kuşun boynuna bir katresini damıtıyor, her yağan yağmurla nâmeleşiyor, her açılan makberde yeşeriyor gül

Yeşerdikçe vefa hanında med cezir zikirler çekiyor, duaları ulvileştikçe sedef sedef açılıyor inciler

Beste ki, bestelerin bestesi olmuştur, vakit tamamdır; Ayn, Şın ve Kaf

O an Leyla’ya odaklanmıştır ilahi âşık.Yaratılışının hikmetine mazhar olmuşçasına şâhid olur azra sema, gök hüznünü ikrar eden kumrulara odaklanır, güneş secde etmeye gider

Leyla sayıklanarak aşk zindanında açan nadide çiçeğin rayihasına ulaşılır

Gözler donuklaşır perde arkasına, sular çekilir, ateş yakmaz olur, adayış merhemiyle bıçak kesmez olur…

Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların dillerinde her an Leyla’yı sayıklamalarının hikmeti o an izah edilir hıralarda:


dinleyelim Leyla Leyla
ne söyler şu Leyla, Leyla
oturalım biz diz dize
hu çekelim Leyla, Leyla

Vahyin iniş sürecinde, yüreklerin ilahi aşkla buluşmaya başlayıp Rabbin insanla konuşmaya başlaması, kâinatı mesrur etmiş, gül bülbülün kanıyla hüzünlenerek al renge bürünmüştü

 Güller tekrar İlahinin kelamıyla acziyet hırkasına bürünüp açılınca gülistanda, rayiha tütecek semaya dimağların sermestliğinde

Dağ başında inen vahiy ile insanlar, aşkın sahibinin zikrine gönül verecekler, ‘Yusuf’unu bulabilmek için gerekirse pazar pazar gezeceklerdir

Teslimiyet ateşine gönlünü kaptırıp zindanları nurla dolduracak, içi Musa dolu kundaklarda ilerleyecektir sevda nehrinde

İbrahimî aşk, korları gülistanın bahçesine çevirecek, İsmailî teslimiyetse bıçakları lâl edecektir

Rabbe Muhammedî bir adanış, Nur-u Muhammediye ye çevirecektir yüreği  Rabbe Muhammedî bir adayış, eşref-i mahlûkat yapacaktır insanoğlunu

Bulutlar hıçkırıklarını Gül-ü Muhammed için yağdıracak, gül aşkını ifade etmek için açacaktır

Su anlaşılmak için akacak, taş ise aşkını ifade etmek için yuvarlanacaktır

Aşk, ötesine hurufat yetmez

Aşk, ötesi yazılmaz müntehir yapraklara

Aşk, ötesine titrenilir ve sükût çığlıklara gömülür

* Erzurumlu Emrah

Ay Vakti 93  Sayı, Haziran 2008

Acı Bir Hatıra


Bir kabristan vardı. Daha önce şehrin alt tarafında iken şimdi ortalarda kalmıştı. Gelip geçenlere sessizce ölümü hatırlatırdı. Belediye yetkilileri, bir emanet, bir tapu senedi, bir hatıra ve bir uyarıcı olan o beldeyi, maalesef, oradan kaldırmaya karar vermişlerdi.

İlân yapıldı.

“Falan kabristan şu tarihte sökülmeye başlanacak. Cenaze sahiplerinden isteyenler o güne kadar cenazelerini filan kabristana aktarabilirler.” diye

İlâna pek iltifat eden olmadı. Zira uzun süreden beri bütün vefat edenler şehrin yeni kabristanına defnediliyordu. Burada kalanlar, yıllar öncesinin insanlarıydı. Çoğunun sahibi çıkmadı

Derken beklenen gün gelip çattı. Kepçe o koca beldeyi birbirine kattı. Görünürlerde beden denilebilecek bir şey kalmamıştı. O vücut binalarının kolonları hükmündeki kemiklerden henüz tam çürümeyenler birbirine karıştı ve kamyonlara dolduruldular

O garip manzaranın halâ tesiri altındayım  O gün kemikleri kamyonlara yüklenen insanlar, daha dün bu şehrin sakinleriydiler  İçlerinde zengini de vardı, fakiri de   Alçak gönüllüsü de vardı, kibirlisi de   İffetlisi de vardı, şehvet düşkünleri de   Birbirini çekemeyen ve çok büyük mücadeleler veren rakipler şimdi aynı kamyonun arkasında sarmaş dolaş olmuşlardı

Ve hepsi, yeni gafillerin oynaştığı bu beldeyi artık terk ediyorlardı

Prof  Dr Alaaddin Başar
Zafer Dergisi