Beyitlerde Söylenen – SIR


 

Sırr-ı ışkı sînemde cânumdan evvel saklaram
Bu cihânda sırrını fâş eyleyen hod er degül
Muhibbî

Gül, sırrını açtığı için solgun bir yüzle döner baharından. Ayrılık acısıyla demlenmiş bir yudum içmeyi dileyerek ağız açan da gül gibi sırrını ifşa eder. Gül, güzelliğini açığa çıkarmak için açılıyorsa; insan, yükünü taşıtmak için paylaşır esrarını.

 Gülün, her ne kadar güzel hatıraları da olsa başladığı noktada biter yolculuğu. İnsan ise hafiflemek için bıraktığı yükün altında daha çok ezilmeye başlayacaktır.
 Sırrın kaderi budur.
Kimsenin   bilmediğidir sır.
Durdukça yakar.
Bundan dolayıdır ki gül, yapraklarının yandığını ve bu yanık kokusunun tüm bedenini sardığını görünce sarhoş olur. Sırrın sırrıyla hemhal olur. Kendinden geçer ki bir sabah elinde olmadan bir bülbül görsün diye halimi açıverir masumca dudağını. Kızaran yaprakların ucunu gösterir bir diğer gün. Sonra o sırrın sırrıyla yanışın kokusu yayılır etrafa. Her akşam farkına varsa da kendini daha çok ifşa ettiğinin dönüşü olmadığını bilir.
Geri adım atamaz. Gecenin bu pişmanlığı da bir sırdır çünkü ve bu sırrın sarhoşluğu ile sabahın ışıkları ona daha da çok açtırır güzelliğini. Bir bakmışsın ki açılmadık, görülmedik yaprak kalmamış. Elbette yerindedir bülbülün keyfi.
Gül ise sırrını ortaya dökmenin derdiyledir. Ne bülbüle yâr olur ne de içine düştüğü durumdan kurtarabilir kendini. Sonrasında her yaprağın taşıdığı sır paylaşıldıkça ölmeye başlar.
O ateş gibi yanış kaybolur.
Kokunun nefesi kesilir birden.
Başını öne eğmekten başka çaresi yoktur gülün. Kendine küser. Kalbini kırar kendinin. Önceleri mağrur bir duruşla karşısına çıktığı rüzgârın bir selamıyla döker bütün yapraklarını. Hazin bir yok oluştur bu. Sırrını açığa çıkartan her gülün sonu bu ve de insanın.

MEHMET ŞÂMİL

Reklamlar

(OKU)YAN (ÖĞREN)İR!


 


(OKU)YAN (ÖĞREN)İR!

“oku”

“Yaratan Rabbinin adı ile oku!”

Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adı ile başlayarak “oku”

İnsanlığın hayat rehberi olan Kuran’ı “oku”

Rabbinin emirlerini,yasaklarını,cenneti,cehennemi,

Meyveleri,sebzeleri,yaratılışı,dirilişi “oku”

Oku ve öğren ! Rabbinin yüceliğini,cömertliğini!

Nasıl da,sıra sıra yaratmış evreni,dağı,taşı,ayı,güneşi!

Öğüt almamız için açıklamış birer birer ayetlerini!

Anlatmış teker teker,suyu yarattığını,sonra indirdiğini,

Topraktan tohum bitirdiğini,yeşillendirdiğini,meyvelendirdiğini!

Bizlere sayısız nimetler verdiğini!

(BAK)AN (GÖR)ÜR!

Baksan göreceksin!yüzündeki güzelliğin hikmetini!

Baksan göreceksin! Vücudundaki dengeyi,düzeni!

Baksan göreceksin !denizdeki,gökteki,çiçekteki ahengi!

Yüzüne bak ! eline bak ! yere bak ! göğe bak!

Baksan göreceksin ! her yerde Rabbini!

Bakan görür! Uçsuz bucaksız denizlerdeki huzuru!

Gökte uçan martının,gece çıkan yıldızın,

Merhametli annenin,yeni doğmuş bebeğin,

mağrifetli ellerin,koyunun,keçinin,devenin,ineğin,

yazın,kışın,soğuğun,sıcağın,

gülün,dikenin,toprağın,ölünün,dirinin!

Haline bir bak ! bakan görür!


(ANLA)YAN(UYGULA)R!

Okuyup öğrenirsen gerçekleri!

Bulursun doğru yolu,bulursun huzuru!

Bakıp görürsen nimetleri!

Şükredenlerden olursu bolca Rabbini!

Anlayıp uygularsan ayetleri!

Kurtulanlardan olursun ALLAH katında!

Ve şimdi sırasıyla yap bu unuttuklarını!


(OKU)YAN (ÖĞREN)İR!

(BAK)AN (GÖR)ÜR!

(ANLA)YAN (UYGULA)R!

Okuyup öğrenip,bakıp görüp,anlayıp uygulayanlardan olabilmek duası ile…

GÜL ve BÜLBÜL


Gül dalında öten bülbülün olsam
Ötsem yanık yanık gönlüne dolsam
Aşkını dilesem kalbimi sunsam
Ne olur uğruna sararıp solsam
Baharım çiçeğim güzelim sevgilim
Sar beni kollarında canım diyeyim…
Bir kuş olsamda pencerene konsam
Aşkın şarkısı sana okusam
Göğsünde yatsamda biraz uyusam
Elemi unutsam neşemi bulsam
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül…
 
Gül ile Bülbül Aşk-ı Sevdası

aşık ettik bülbülü bülbül gitti asık oldu maşuk güle

asırlardır gül suskun yazık oldu gamlı bülbüle
gül hep nazlı ve edalı idi
tüm dert ile cefayı yazık o bülbül çekti
kim diyorsa aşk ölür yanılır bunu bil
o ateşi aşk düştü mü sevmemek yanmamak elde değil
her bahar gülistanda bir gül açılır ve bekler
bir kanat sesi duyulur ve kavuşur sevgililer
gül ile bülbül aşkı imkansızdır
bülbül gülü koparsa gül mahvolacaktır
bülbül kıyamazdı koparmaya
aşkı solacaktı
bülbül sadakatle gülistanda kaldı
aşık olduğu güle aşk nameleri şakıdı
bülbül çırpınırken aşkı-sevda ile
gül bülbülü hiç umursamazdı biran bile.
gül bülbüle olan aşkından sarardı soldu
bülbül güle aşkından perişan oldu
bülbül en içli şarkılarını söyledi
baharda açılacak aşkını her daim bekledi
bülbül iste bu yüzden içli icli sakır
gülün kokuları etrafa yayılır.
baharda güller açılır
sevgililer barışır.
Gül
 
ile Bülbül Aşk-ı Sevdası
Aşk-ı BülbülGülbağında derdini yazar bülbül,

Bahçedeki güle âşıktır bülbül…

Gül dalında aşk ile gezer bülbül,

Ömrü hep çile ile geçer bülbül,

 

Güle sitemde dile düşer bülbül,

Sînedeki güle âşıktır bülbül…

Vuslât için gülşene uçar bülbül,

Seher vakti Mevlâ’yı anar bülbül,

Güle nazarla didâr arar bülbül,

Cennetteki güle âşıktır bülbül…
 

 


Gül ve bülbül
Birisi koynunda diken taşıyan nazlı ve nazenin bir mâşuk, diğeri dikenlere aldırmadan gül dalında feryat eden dertli bir âşık. Gül, güzelliğini goncalar içinde saklar, bülbül goncanın açılmasını görebilmek için sabaha kadar diken üstünde dil dökerek bekler. Gül daima naz halinde, bülbül ise, niyaz halindedir.
Gül ve bülbül motifi, folklör ve edebiyatımızda büyük bir yer tutar. Divan edebiyatından halk edebiyatına, şarkılardan tasavvuf mûsikisine kadar bir çok san’at dalında bu ikiliyi baş rolde görmek mümkündür. Atasözlerinde, deyimlerde ve teşbihlerde gül ve bülbül ikilisi sıkça kullanılmıştır. Ahmet Haşim, “Merdiven” şiirinde ömrün hâzan mevsimini gül ile bülbülün hüzünlü aşkı ile özdeşleştirerek şöyle ifade eder:
“Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller.”

Bülbülün güle olan aşkı sadece mecazî bir muhabbetin ilânından ibaret değildir. Fâni muhabbetin akibeti fenaya ve zevale çıktığından, bülbülün şakıması hep acı bir feryadın, elim bir hüznün terennümü olarak görülmüştür. Halbuki, iman gözü ile bakılıp, kalp kulağı ile dinlendiği zaman, bu şakımaların bir feryat değil, bir zikir ve tesbihat olduğu anlaşılır. Bediüzzaman Hazretleri, kâinata Cenâb-ı Hak namına ve iman gözüyle baktığı için, bülbülün terennümünü şöyle tercüme eder:

“Meselâ, meşhur bülbül kuşu, gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor. Birincisi, hayvanatın nebatata olan münasebetini ilân; ikincisi, Rezzak-ı Kerim tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamak; üçüncüsü, hayvanatın imdadına gönderilen nebatatı güzelce karşılamak; dördüncüsü, hayvanat nev’înin nebatata derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını beyan; beşincisi, Cenâb-ı Hak’kın bargâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim etmektir.”
Kâinattaki her sınıf mahlûkatın bir bülbülü vardır. Her sınıfın en seçkini,
en mümtazı, kendi taifesi namına en güzel tesbihat ve takdisatı Mâbuduna takdim eder. Hayvanat taifesinin sözcüsü ve serzakiri de, bülbüldür. Güzel sesli ve hazinâne tesbihatı ile hayvanatın şükür ve zikrini Rabb-i Rahîmine takdim ederken, gülün güzel yüzünde Cemil-i Zülcelâl’in Cemalini seyreder. Seyrettikçe aşka gelir. Bu aşk ile kendinden geçer, cezbe halinde şakımaya başlar. Kalp gözü açık olmayanlar da, bu cezbe halindeki zikir ve tesbihâtı, bir feryat ve figan olarak görürler.

Bediüzzaman Hazretleri, bu büyük âlemin ve içindeki bütün mahlûkatın her daim zikir halinde olduğunu, başlarında ise, serzakir olarak Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ın bulunduğunu belirtiyor. Nur-u Muhammedî’yi (asm) tarif ederken, şöyle diyor: “Şu gördüğün büyük âlem, pek güzel ve şa’şaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse; Nur-u Muhammedî, onun andelibi (bülbülü) olur.” Demek ki, âlemlerin Efendisi olan Habibullah (S.A.V) da, âlem bahçesindeki bir bülbül gibi Rabbini zikrediyor, Mahbubuna muhabbetini arz ederken, bütün mahlûkat namına tesbihatını da takdim ediyor.
Ayrıca, ümmetinin affı için Rabbine hazinâne yalvarıyor, mü’minleri Cehennem ateşinden korumak için, bülbül misal feryâd-ı figân ediyor.
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ın eşsiz cemâli de, gül ile tasvir edilmektedir. Her mü’min gönül, bu güle âşık bir bülbüldür. Salât ve selâmlarla terennüm ederek, şefaatine nail olmayı diliyoruz.
Gül perişan, bülbül dertli, ben dertli.

Hangi güle baksam bağrı kanıyor,
Gül perişan, bülbül dertli, ben dertli.
Hangi gönle girsem ateş yanıyor,
Yar perişan gönül dertli ben dertli.
Bülbül gülün, gül bülbülün meftunu,
Gonca nazın, yar sevginin meftunu,
Bir ömür ki sır ehlinin meftunu,
Sır perişan, gönül dertli ben dertli.

Her aşığın bir gül gibi yari var,
her sevdanın tükenmeyen zarı var,
Sevgi nihan, sevilenin arı var,
Ar perişan, gönül dertli, ben dertli.

 


BÜLBÜLLERİN ÖTME ZAMANI

Nisan..

Bülbüllerin ötme zamanı geldi.
“Seherde ağlayan bülbül / Sen ağlama ben ağlayım” diyen Aşık Veysel’in yanık sesinde bülbül olmak var ya başka birşey:“Ötme bülbül ötme bülbül/ Derdi derde katma bülbül / Benim derdim bana yeter / Bir dert de sen satma bülbül!”

Aşık Veysel bu..
Dizelerine vurunca çarpılıyorsun.
Bülbülleri hep kafeste oldukları için..
Acı acı öterler diye düşünürdüm.
Meğer,
Onca uğraşlarına rağmen kimseyi memnun edemezlermiş.
Yüzlerce türkiye konuk olmuşta..
Bulan sızlatmış,
Ağlatmış bülbülü.
Kavuşma ve çırpınış.
Sen git bülbül ol.
Sonra da gidip bir güle aşık ol.
Şiirler,


Efsaneler,
Masallar dökülsün.
Hepsinde de gülün dikeni gelsin sana batsın.

Efsane bu ya: Gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş. Bülbül ise güle âşıkmış. Gül, kendisi için yanıp tutuşan bülbüle hiç yüz vermiyormuş. Bu duruma dayanamayan bülbül gidip gülün dalına konuvermiş. Dikenler bülbülün gövdesine batınca akan kanlar gülün dibine dökülmüş ve kanlar gülün köklerinden ve dikeninden damarlarına geçmiş. Gül, o günden sonra kırmızı açmaya başlamış. İnsanoğlu da bu ne güzel kırmızı güldür demiş.

Bütün güzellikler acıdan geçecek ya..
Bir yerde sızlayacakya bir şeyler.
Hadi gelde kırmızı güle bak şimdi.
Kimbilir hangi bülbülün kanı aktı.

Bülbüller nisanda ötmeye başlıyor da..
Ne zaman mı susuyor.
Dutlar olduğu zaman.
“Dut yemiş bülbüle döndüm” sözü bunun üzerine söylenmiş.
Duttaki bir madde bülbüllerin sesinin kısılmalarına neden oluyormuş.

“Ötme bülbül ötme bülbül/ Derdi derde katma bülbül / Benim derdim bana yeter / Bir dert de sen satma bülbül!”
AŞIK VEYSEL

 



gül goncaya durdu….

sen bir gül olsaydın
ben bülbül olurdum
dolanır dururdum başında
üşüdüğünde kanatlarımla sarardım
gözyaşı olur akardım kopardıklarında
kaybettiğimde,
bıkıp usanmadan arardım
dağlara, taşlara, kuşlara, ağaçlara,
dünya döndükçe seni sorardım

sen yağmur olsaydın
ben bulut olurdum
şimşek olur çakardım
tufan olur fırtınalar koparırdım
dalga olur savrulurdum derya – deniz
ateş olup yakardım dünyayı
dokunduklarında sana

sen bir gül olsaydın
meltem olur yaprağını okşardım
rüzgar olur ardınsıra koşardım
seninle güler, seninle ağlardım
seninle ölür, seninle yaşardım
ecel geldiğinde ömrümü bağışlardım


gül goncaya durdu
geldi geçti baharlar
buram buram bir ayrılık
toprak sardı, her seferinde çileyi
toprak yârdı,toprak candı
ölümde toprak vardı
buram buram ayrılık
gül goncaya durdu
döndü güneşe filiz
bülbüle ferman dikene sitem vardı
sinede ümit
dolu vursa bağlar ağlar
bahçevan kesse bülbül ağlar
diken diken içim yanar
gül goncasına titrer
baharını bekler
bülbül seheri…
bülbül firari
acılar misafir..
ümitler yerli
kimsecikler bilmez
gülün halini
gül goncaya durdu
bu bir kıyam değmeyin

gülün ömrü az
kokusu ibadet,mevsimi yaz
yaprağına cemre düşse
incinir…
gül, bahçende incidir
her kışın ölür, baharda doğar gül
gül goncaya durdu
sükûti bülbül
bu bir dönüş aslına gül
S.ALGAN
ÇİLELİ BÜLBÜLÜN VEFASIZ GÜLE AŞKIEllerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çektim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim, şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!


Senden güzelim çare bana kat’-ı emeldir
Etsen dahi
ülfet diyemem ellerle haleldir
Ağyâr ile gezsen de gücenmem ki meseldir
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!


Gördüm açılırken bu seher goncayı
hâre
Sordum n’ola bu
cevr ü cefâ bülbül-i zâre
Bir âh çekip hasret ile dedi ne çâre
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!
Gönül Bülbülü
dostluk nedir blmeyen
aşk bağında gezmeyen
bir gül bile dikmeyen

sahrada kum çölüdür
yaşayan bir ölüdür
Gül gülüşlü sevgili
gönlümün bülbülüdür

Güzelliği görmeyen

Bîgâne-edadır bilir ol âfeti herkes
Ümmid-i visal eyleme andan emelin kes
Beyhûde yere âh u figân eyleme Nevres
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül…

Gül edebiyatımızda sevgilinin yerine kullanılan bir mazmundur.(Kalıplaşmış söz) Rengi, kokusu ve tazeliğiyle; al yanaklı, kiraz dudaklı, yeşil elbiseler içindeki güzel kokulu sevgiliye benzetilir. Gülü seven ise ufak tefek boyu ile bülbüldür. Bülbülün dili güzel kullanması (güzel ses çıkarması) ve sürekli sevgilinin yanından ayrılmayıp çapkınlık yapması nedeniyle, gül de gönlünü o kadar güzel kuş dururken ister istemez buna kaptırmıştır. Gül ve bülbül edebiyatta aşkın sembolüdür. Şâirlerimizin çoğu bunlarla aşkını dile getirir ve şâirlerin hepsi aslında birer bülbüldür. Gülün yaprağı, dalı, fidanı ve kokusu güzeldir. Bülbül, sabah rüzgarı (saba) ile gülün yanına gider ve başlar güzel sesi ile onu övmeye ve ona olan aşkını dile getirmeye. Gül de ona karşılık vererek yavaş yavaş uyanarak gülümsemeye (açmaya) başlar. Bülbülün sabahları çok ötmesinin nedeni herhalde aşkına az da olsa bu gülümsemeyle karşılık bulmasıdır.
Edebiyatta sevgilinin acı ve ıstırap vermesi başta gelen özelliğidir. Zulüm ve eziyette onun
Sınırı yoktur. Gönlü taştır âşıka yâr olmaz, merhametsizdir. Kan içmekten zevk alır. Gül bunu bildiği için zavallı yanık sesli bülbüle eziyet eder. Onun kanını içer. Sivri ve binlerce dikeniyle bu âşığı ayaklarını kanatır ve kanını içer. Hatta gül, renginin kırmızı olmasını bu içtiği kana borçludur. Bülbül güzel sesi ile aşkı en güzel şekilde anlattığı için insanlar bundan faydalanmak istemiş ve tuzağa düşürülen çılgın âşık kendisini demir parmaklıklar arasında buluvermiştir. Daha önce sevgilisinin az yüz vermesine bir de bu ayrılık eklenince kafeste daha dertli ve güzel ötmeye başlamıştır. Ne çekmişse dilinden çekmiştir. Ah vatanım, vah vatanım diyerek ötmesinin altında sevgilisinden ayrı olması yatmaktadır. Bütün büyük aşklar gibi, gül ile bülbülün aşkı da birbirine kavuşamadan bu fani dünyada ayrı olarak noktalanır. Tıpkı Mecnun’un Leylâ’ya, Kerem’in Aslı’ya, Ferhat’ın Şirin’e kavuşamayıp aşk ateşleri içinde ölmeleri gibi. Gül, güzel ve çekici olmasına rağmen çok çabuk solar ve ölür. Aşık da çok çile çektiği için hayatı tadını alamadan ömrü çabucak geçer.
Kırmızı gül Tekke Edebiyatı’nda aynı zamanda Peygamberimizi de çağrıştırır. Gül, kokusunu Peygamberimizden aldığı da söylenmektedir. Gerek Klâsik (Divan) Edebiyat’ta gerekse Halk Edebiyatı’nda gerekse Tekke Edebiyatı’nda “gül” en çok sözü edilen çiçektir.
Bahar mevsiminin diğer adı “Gül Mevsimi, Aşk Mevsimi”dir. Bahar; insanların ve tabiattaki diğer canlıların birleştiği ve yeni bir hayata başladığı mevsimdir. Herkesin zevk aldığı bu mevsimde bülbül mutsuz ve umutsuzdur. Bülbül hiçbir zaman güle olan aşkı kadar karşılık alamamıştır ve alamayacaktır. Gül karşılık verse aşk biter. Sevgi yok olur. Güzel şiirler yazılamaz. Sevgili bunun için aşığa karşılık vermez, başkalarıyla çıkarak ona ıstırap vermeye, çile çektirmeye devam eder.
Edebiyatımızda Gül ile Bülbül’ün aşklarını en güzel anlatanlardan biri de Osman Nevres’dir. Şairin Sakız adasındaki on yedi yaşında, taze yeni parlayan ince uzun boylu, çocukluk aşkı Rum kızının sonradan hayaliyle yanıp tutuştuğu zamanda yazdığı söylenen yalın ve duru bir anlatımda gönlü yaralıyken kaleme aldığı şiirini şu dörtlükler bu edebiyatımızın yüzyıllardır işlenen hayali aşkı en güzel anlatıyor herhalde:


Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de
abes

dir sitem-i hâre tahammül
Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül!

 

 

 



Gül civârına dâim konar bülbül,
Âh-u feryâd eder de yanar bülbül,

Medrese-i Kalb ….


Mevzû kalp ise eğer; kalpten gelir kelimeler, kalpten söylenir söylenesi bütün kalbî sözler…

Kalp kalbe karşıdır derler.
Kalpten kalbe yollar vardır derler.
Kalp sevmekten yorulmaz derler.
Kalbin sularında yolculuklara çıkarlar.
Kalpten gelen ne varsa kalbe hitâbendir ve kalplerden kalplere akıp giden kalbî esintilerdir…

Kalp dendiğinde ilk olarak sadırlarımızda her daim hareketini hissettiğimiz, atıp duran hayatî uzvumuzu hatırlarız. Hayatîdir; çünkü hayatta olduğumuzu ilân eden tek organımızdır. O durduğunda hayat da durur. Bu bakımdan Rabbimiz’in “Hayy” ismine ayinedir.

Alenen hareket ettiğine de şahit olduğumuz tek organımızdır kalp. Diğer bütün organlarımız da hareket halindedir fakat kalp kadar belirgin ve hissedilir değildir. Her daim bir atıştadır. Hayat devam ettiği sürece durmayan, uyumayan ve hiç susmayandır. Tıpkı; hiç durmayan, uyumayan ve susmayan bütün kusurlardan münezzeh olan Halik’ımız gibi, O’ndan küçük bir cüz, minicik bir numûne gibi…

Çıkardığı ritmik sesler itibariyle de hep bir sesleniş, anış ve zikir halindedir. Öyle inanırız ki kendini yaratıp vücuda getirene ve özel kılana bir şükür, bir vefâ ve belki ibadetidir. Kişinin iradesi dışında bunu yapması da çok manidar ve düşündürücüdür.

 

en önemlisi Yüce Kudret’in “Mü’min” isminin tecelli ettiği îmânımızın kutsal evidir değil mi??
Diyor ya bir Hak aşığı:
“Gitse dünya, gitse ukba yok keder / Kalp giderse cevheri îman gider”
Sevgi ve aşk mekânımıza en çok yakışan ve her şeyin sahibi olan Sübhan! Senin mülkünde, senin tüm Esma’n ile tecelli ettiğin kutsal mekânında her daim seninle ve senin sevdiklerinle hemhal eyle bizleri…

Senden gayrı olan he ne var ise onlardan senin bitip tükenmeyen sevgi ve merhametine sığınırız, sığınılacak senden gayrı hiçbir yer bulunmayan Sultan!


Orası vücudumuzun merkezi hükmündedir. Her nefes alışımızda temiz kan pompalar kalp, her bir yanımızı sarmalayan damarlarımıza. Temizleme ve temizlenme yeridir, kâinatın merkezi olan Kâbe ile bir tutulur kalbimiz. Yani temizlik ve temizlenme yeri olduğu kadar kutsaldır da. Bu da yine “Kuddüs” isminin bir ayinesi olsa gerektir ki görüldüğü üzere kalpten zuhur edenler hep O’nu göstermektedir…

Zâhirin ötesindeki sevgi ve sevme makâmı diye bildiğimiz kalp ise ayrı bir derinlik ve mâneviyat içerir ki, onunla ilgili sayfalar ve kitaplar vardır, anlatımı hâlâ bitirilememiş…
Kalbin bir özelliği de vahye muhatap oluşudur. Yaratıcı’dan gelen vahiy ve ilhamların nüzul ettiği mekândır

__________________

Sevgiler, sevdalar, merhametler, acılar, sızılar ve aşk orada yaşanır. Orası hisler, duyuşlar, kanatlanıp uçuşlar, yokluklarda kayboluşlar, hüzünlerle bulutlanışlar, sevinçlerle çiçeklenişlerin yaşandığı zaman ötesi bir mekândır. Elbette en önemlisi Yüce Kudret’in “Mü’min” isminin tecelli ettiği îmânımızın kutsal evidir.
Bir maneviyat medresesi olan bu güzel kalbimizi, diğer maddi kalbimizden ayırmak için farklı isimlerle de anılır. Yürek denir, gönül denir ve ne de güzel denir. Bu ifadelerde ayrı bir derinlik gizlidir. Gizlerin olduğu yerdir zaten kalbimiz. Öyle ki çoğu zaman biz bile bilmeyiz orada olup bitenleri. İnsanın iradesiyle müdahale edemediği yeridir yüreği. Orası bir sevgi ve hisler âlemi ise, elbette her âlem gibi oranın da sahibidir Âlemlerin Rabbi. Onun Esmâ-ül Hüsnası’nın bir Hüsnasıdır ki tecelli eden, kendisi bize Vedûd diye bildirmiştir o güzel ismini
El-Vedûd’un tasarrufundadır kalbimiz. Onu dilediği gibi evirip çeviren Mukallibel Gulûb’dur. Kalbin bir manâsı da çevirme ve değiştirme merkezi anlamını taşır ki, bizler de çok şahit olmuşuzdur onun o değişken hallerine…
Her ne kadar tasarruf kalbin Malik’inde olsa da cüzî irademize düşen iki vazife vardır: Birincisi kalbimizin gıdasını, yani zikiri ve ikinci olarak da temizliğini, yani tevbeyi ihmal etmediğimiz müddetçe oradan haseneler, hayırlar ve hoşsadâlar zuhûr eder dünyamıza…

Kalbin tasarrufu sahibindedir demiştik. Öyle ya! Kimi seveceğimizi seçebiliyor muyuz? Sevilecek olan vakti zamanı geldiğinde gelir düşer yüreğe. Dağlarda eriyen kar suları gibi latif ama çaresiz bir süzülüşle süzülür ağırlanacağı misafirhaneye doğru. Yürek toprağında yeşerecek tohumlara can suyu olur. Filizlenip boy verdiğinde içinde bir parçan olur artık, seninle birlikte sonsuzluk yolcusudur

Sevmek için onun kaşı gözü aranmaz, sevmek için boyunu posunu görmek gerekmez, ellerini tutmadan da sıcaklığını hissedersin sevdiğinin. Kalbinin derinliklerinde

Görmeden, duymadan ve bilmeden sevebildiklerimizdir kalbî iletişim içinde olduklarımız. Ya da artık göremediğimiz ve artık duyamadığımız halde bir vesile ile bu kalbî iletişimi devam ettirebildiğimiz sevgilerdir bizimle sonsuzluğa uzanacak olanlar…

__________________
Öyle ki; Yûsuf kuyudadır. Ama bir yerlerde var olduğunu bilmek yeterlidir sevmek için, uğruna gözlerini feda eden Yakûb olabilmektir sevgi…
Yûsuf zindandadır, ama zindanları medreseye çeviren sarsılmaz îmanıdır sevilen ve sevdirilen…
Yûsuf kalbin Mısır’ına sultan olur bir gün, onun tahtı, tâcı değil, idaresi altında olmak yeterlidir sevmek için…

Yûsuf’u yüreğiyle sevebilenler onun güzelliğinden nasiplenebildi, nefis gözleriyle bakanların ise ellerine yazık oldu…
Yûsuf en sonunda aşkıyla yananları Hak aşkına götüren bir sevgili oldu, Züleyha’nın kalbini özüne döndüren bir gönül eri ve aşka teslimiyetiyle varan kalbin emanetçisi olarak, sevilmeye ve anılmaya devam eden güzelliğiyle bilinir oldu…

Ve kalpleri nurlandıran “Nur”, tüm sevgileri O’nun kalbinde cem ettirdiği En Sevgili’yi, biz kalp tekkesinin garip dilencilerine en muhteşem bir mürşîd eyleyerek, kendi sevgisini tüm hücrelerimizde ve ruhumuzun görünmeyen zerreciklerinde hissettirme lütfuna mazhar eyledi…

Son olarak şu duayı eklemek gereklidir yüreknâmemizin kırık dökük defterine…

Sevgi ve aşk mekânımıza en çok yakışan ve her şeyin sahibi olan Sübhan! Senin mülkünde, senin tüm Esma’n ile tecelli ettiğin kutsal mekânında her daim seninle ve senin sevdiklerinle hemhal eyle bizleri…

SENİ ÇOK SEVİYORUM RABBİM SENİ SEVENLERİ SENİN BANA SEVDİRDİKLERİNİ ÇOK SEVİYORUM BÜTÜN KALBİMLE… BİZİ SENDEN BİZİ SEVDİKLERİMİZDEN AYIRMA …

amin .

Gönlümüzün Gülü ..


Bütün türleriyle ayrı ayrı güzelliklere tercüman olacak şekilde yaratılmış çiçekler arasında ‘gül’e gösterilen alâka ve sevgi bambaşkadır Farsçada çiçek mânâsına gelen ‘gul, gol’ kelimelerinden dilimize bu nadide çiçeğin adı, ‘gül’ olarak inceltilerek geçmiştir

Tarihin ilk devirlerinden bu yana gül, el üstünde tutulmuş; gerek tezyinat ve ıtriyatta (süsleme ve kozmetik), gerekse edebiyatımızda vazgeçilmez bir unsur olmuştur

Ünlü tarihçi Herodot’a göre, Kral Midas, Perslere yenildikten sonra ülkesini terk edip Makedonya’ya göçerken güllerini de beraberinde götürmüş ve Makedonya’da yeni gül bahçeleri kurmuştur Yine, Romalılar zamanında İmparator Neron’un ziyafetlerde çok miktarda gül kullandığı ve misafirlerinin altına gülden yapılmış döşekler serdiği rivayet edilmektedir

Avrupa’da çiçeklerin kraliçesi olarak kabul edilen gül, Osmanlı saraylarının da olmazsa olmaz çiçeklerindendi Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan o zamanki adıyla Yeni Saray, şimdiki adıyla Topkapı Sarayı Külliyesi’ni kuzey, batı ve doğu yönünden çevreleyen Hasbahçe bölümünde, saray mutfaklarının ihtiyaçlarını karşılamak gâyesiyle kırmızı gül ve sakız gülü yetiştirilirdi Bu bölgeye verilen Gülhâne ismi bu gül bahçelerinden ötürüdür

Osmanlı döneminde Erzurum ve Van gibi Anadolu şehirlerinde gül bahçeleri ünlü idi İçerisindeki gül bahçeleri sebebiyle bugünkü Kırşehir, “Gülşehri” adını taşıyordu

Sarıyer civarında Güldere’nin bulunduğu vadi, gül bahçelerinin bolluğu sebebiyle Güller Vadisi olarak tanınmıştı İstanbul halkı buraya; dinlenmek, gül kokusunu duymak ve bülbül sesleri arasında gezinti yapmak için giderdi

19 yy’da Eyüp bostanlarında okka gülü yetiştiriliyordu Halk, reçel ve şurup yapmak için burada kurulan gül pazarına geliyordu Gülcülük, güzel sanatlardan biri olarak kabul ediliyordu

Bu dönemde yirmi beş kadar süs gülü çeşidi bulunuyordu Acem, beyaz, frenk, hafız, kan, kayısı, misk, muska, sakız, şam, yediveren vs

Güllere koku, renk veya kullanılış gâyelerine uygun olarak bir kısmına Türkçe; sarı gül, pembe gül, misk gülü, sakız gülü, yağ gülü, çit gibi isimler verilmiştir Tezyinat güllerine ise genellikle Arapça ve Farsça isimler veriliyordu Arapçada gül mânâsına gelen ‘verd’ kelimesi bizde de kullanılmıştır Gül-i zîbâ (süslü gül), verd-i ebyaz (beyaz gül), verd-i hândân (gülen gül), verd-i Muhammedî (Peygamber gülü) vs

Güller gün doğmadan evvel veya akşam serinliğinde toplanır, aynı gün kaynatılarak işlenmeye başlanırdı

Itriyat sahasında ise gül, kokusu ve yağı için kullanılmıştır Gül yağı, Osmanlı’da halk arasında önemli bir koku maddesiydi Gül yağı, küçük bir şişede, yelek içinde veya kuşak arasında taşınır, “Gül Muhammed’in (sas) teridir” inancıyla saç ve sakala sürülürdü

Gül yağı elde edilirken oluşan gül suyu, yan üründür Gül suyu “gülâbdân” denen özel bir ibriğe konurdu Bakırdan, camdan, gümüş kakmalı gülâbdânlar, özellikle dinî toplantılarda ve mevlitlerde gelenlere gül suyu dağıtmak için kullanılmıştır

Gül suyu ile ilgili en eski bilgi İbn-i Batuta’nın Seyahatname’sindedir Evliya Çelebi ise Edirne’de elde edilen gül suyunun bakır kazanlar içinde İstanbul’a getirildiğini ve satışı ile Edirneli hatunların ilgilendiğini yazar

Gülden gül suyu ve gül yağı dışında, güllaç (güllü aş), bir çeşit gül reçeli olan gülbeşeker, celencebin (gülbalı), güllâbiye, gül mayası, gül şerbeti, gül şurubu, gül reçeli gibi tatlı ve içecekler hazırlanırdı Bunların yapımında bilhassa kuvvetli kokusu olan kırmızı çiçekli okka gülü veya Şam gülü kullanılmıştır

Osmanlı döneminde gül Kur’ân-ı Kerim, dua kitabı, fermanlar, cilt kapakları, ağaç eşya ve mezar taşları üzerinde lâle ile birlikte süsleme motifi olarak sıkça tercih edilmiştir

Divan edebiyatında “gülden” bahsetmeyen şair yok gibidir Divan şairleri, şiirlerinde gül ile ilgili en ince hususları dahi göz ardı etmemiştir

Divan edebiyatında gülün ortaya çıkışıyla ilgili birçok rivayet vardır Folklora en çok konu olan rivayet şudur: Gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş Bülbül güle âşıkmış Gül, kendisi için yanıp tutuşan bülbüle hiç yüz vermiyormuş Bu duruma dayanamayan bülbül gidip gülün dalına konuvermiş Dikenler bülbülün gövdesine batınca akan kanlar gülün dibine dökülmüş ve kanlar gülün köklerinden damarlarına sirayet etmiş Böylelikle gül, o günden sonra kırmızı açmaya başlamış Utanan kişinin yüzünün kızarıp gül rengini alması dolayısıyla gül daima utangaç ve haya sahibi olarak ele alınır Âşığın göz yaşları da gül renginde akar

Divan şiirinde gül, mecâzî olarak “sevgili” mânasında kullanılmıştır Gül-bülbül aşkı dillere destandır Gül, bülbülün sevgilisidir Bülbülle gül hiçbir zaman bir araya gelemez Çünkü, gül, bülbüle karşılık vermez, hattâ bülbülün feryat etmesi, gülden karşılık bulamadığı içindir Şair bunu şöyle dile getirir:
“Gel, gül, dedi, bülbül güle; gül, gülmedi gitti
Gül, bülbüle; bülbül, güle yâr olmadı gitti”

“Diken ise âşığın rakibidir Ancak gül ile diken, iyilik ile kötülük kolay ile zor, dost ile düşman vs zıtlıkların timsalidir” Şair, dikeni menzile ulaşmada aşılması gereken engelin veya cefa çekmeden sefânın olamayacağını vurgulamak için kullanır

Gül, nârindir; elden ele dolaşınca çabuk solar Gül, çekicidir ve geçicidir Bu yönüyle dünyanın çekiciliğine ve geçiciliğine benzetilir

Gül,
Cennet çiçeği olarak kabul edilir Hz İbrahim (as) ateşe atılınca Allah’ın (cc) lütfuyla ateş, gül bahçesine dönüşmüştür inancı, gülün değerine değer katmaktadır

Gülün, Anadolu insanının nezdinde de özel yeri vardır Nihat Sami Banarlı bir hatırasını şöyle nakletmektedir:
“Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden İstanbul’a, Ankara’ya ve başka büyük şehirlere akın eden halkımız var Bunlar ailece gelip apartmanlarda kapıcılık, iç hizmetleri ve başka işler yapıyorlar

Adlarını öğreniyorum Bilhassa kadın adları dikkatimizi çekiyor: Gül, Gönlügül, Yazgülü, Gülşah, Güldalı, Güldâne, Gülizâr, Kırgülü, Gülbeyaz hattâ erkek adı olarak da bazen: Gülbey

Bu güllü isimlerin, bu Anadolu’muzu gül bahçelerine çeviren güzel adların, bu derece ısrarla niçin konulduklarını ben biliyorum Ama yine bilmezlikten gelerek soruyorum:
– Sizin oralarda gül bahçeleri çok olmalı Köy evlerinin bahçelerinde çok mu çiçek yetiştirirsiniz?

Adı, Güldalı olan kadın cevap veriyor:
– Hayır beğ, bizim oralarda çiçek bahçesi ne gezer? Biz toprağı tarla diye kullanırız

– Peki kızlarınıza bu kadar çok ve bu kadar güzel gül adlarını yoksa “gül”e hasret duyduğunuz için mi koyuyorsunuz?

– Hayır beğ, bizim hasret duyduğumuz başkadır Bizim oralarda inanılır ki gül, Hz Muhammed’in (sas) remzidir

Remz kelimesini de biliyordu Verdiği cevap, aslında benim beklediğim cevaptı İslâm dünyasında, bilhassa Müslüman Türkler arasında on dört asırdan beri, tam bir gönül temizliğiyle ve büyük aşkla sevilen bu büyük Peygamber’e (sas) alem olduğunu ve bilhassa Anadolu halkının, gül adını bunun için koyduklarını nice şehirlilerimiz bilemez; ama köylümüz bilir”

Tasavvuf edebiyatımızda gül, Hz Peygamber’dir (sas), sevgilidir Özellikle kırmızı gül denince akla Hz Peygamber (sas) gelir Rivayet odur ki, Mi’rac Gecesi, Hz Peygamber’in (sas) mübarek vücudunda oluşan terler, yeryüzüne düşünce kırmızı gül bitivermiştir

Yunus Emre ne güzel dile getirmiş:
Gül Muhammed deridür, bülbül onun yâridür
Ol gül ile ezeli cihana bile geldüm

Mevlid Kandili’nde Müslümanların birbirine kırmızı gül hediye etmesinin altında tamamen “Gül, Muhammed’in (sas) teridir” anlayışı yatmaktadır

Eskiden çeşme başlarına yazılan Su Kasidesi’nde Fuzûlî, Hz Peygamber’in (sas) güzel yüzünün, güllerin en güzeli olduğunu söylemektedir:

Suya virsün bağ-bân gül-zârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâre su

(Bahçıvan boşuna zahmet çekmesin; gül bahçesini sele versin Çünkü bin tane gül bahçesini sulasa, senin yüzün gibi bir gül açılmaz, bir gül yetiştiremez)

Gül, çok kıymetlidir Anadolu ve insanlık güle hasrettir Çünkü gül açılınca bahar gelir Dünya ve ukbaya bahar getirecek olan gül, Hz Peygamber’dir (sas)

_______________
Kaynaklar
– Prof Dr Turhan Baytop, Türkiye’deki Eski Bahçe Gülleri, s4, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001
– Prof Dr İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, s 208, Akçağ Yayınları, Ankara 1995
– Nihat Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları, s186, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 1975
Melek ALTUN

__________________

GAVS IMIZA KADAR ULAŞAN MÜJDE…


photo_162.jpgĞavsi Hizani (k.s.) vefat ederken halifesi Şeyh Abdurrahman et-Tahi (k.s.) cagirdi ve ona bir vasiyette bulundu dedi ki:

Ben gidiyorum Ahmet Berive isminde birine rastlarsan benden selam soyle bize dua etsin buyurdu.

 Şeyh Abdurrahman et-Tahi (k.s.) hayatı boyunca Şeyhinin bu vasiyetini yerine getirmek icin gözünü açtı fakat Berive isimli bir zatı bulamadı.

O da vefat ederken halifesi Şeyh Fethullah (k.s.) yı yanına cagırdı bu emanetı ona devretti.nstargul_34.gif

Dedi ki: Şeyhimin bana bir vasiyeti vardi ben onu yerine getiremedim o vasiyeti sana devrediyorum Ahmet Berive isimli bir zatı gorursen ona soyle Seyhımın ve benım selamımı soyle bizlere dua etsın dedı.

Şeyh Fethullah (k.s.) bu emaneti yerine getirmek icin ugrasti ama oyle bir zata o da rastlayamadı.O da vefat ederken halifesi Şeyhinin oğlu,Şeyh Muhammed Diyaüddin (k.s.) a aynı emaneti devretti.

Dedi ki: Ğavsin selami var,Seyda Tahi’nin selamı var,Seyh Fetullah olarak benımde selamım var,Ahmet Berive’yi bulursan bu selamları ona ilet ve bizlere dua etmesini talep et dedi.

Bir gun atının ustunde giderken,karsıdan gelen iki tane genc gordu.Genclere selam verdi onlarda selamı aldı,tanısalım dedıler.

Genclerin birsi adını soyledi,sıra dıgerıne gelınce bende Ahmet Beriveyim dedi.menzil-koy.jpg

Hazret atından indi seni arıyoruz genc dedi.

Dedi Ey genc, Ğavsı Hizani’nin selamı var,Seyda Tahi’nin sana selamı var,Şeyhim Fethullah’ın sana selamı var.

Onlar senden dua istiyor ama onların yanında bana da dua et dedi.

Genc o dediğin zatlar kim ben kim,onlara dua etmek ben kim dedi.

nstargul_34.gifSen orasını karıstırma selamları al ve dua et.

Genc Veaykumselam dedı ve ellerini actı emri yerini getirdi.

Ondan sonra hazret tut elimi dedi Yarabbi! Ben pişmanın… diye Sadat-ı Nakşibendiyye’nin tevbesini verdi onu kendine mürit kabul etti.Terbiyesine aldı ve yetiştirdi.Ve daha sonra Hazretin halifesi olarak Sadatin nisbetini Hazne şehrine götürdü ve irsada orda devam etti.

Gün geldi Ğavsı Bilvanisi Abdülhakım el-huseyni Sadatın dergahında terbiyesini tamamladı irşadını,seyrü sülükünü tamamlamak üzere rüyadaki bir işaretle onun (Şahı Hazne’nin) kapısına gitti.

Çalıştı gayret etti,yıllarca sefer (Turkıye’den İran’a) etti neticede Ğavsı Bilvanisi bu gorevi aldı tekrar bu şuheda vatana Türkiye ye getirdi.

Ğavsı Bilvanisi ile birlikte o seferleri yapan bir Seyyid,daha sonra Şahı Haznenin huzruna vardiğinda Şahı Hazne “Şeyh Abdülhakim ne yapıyor?” diye sordu Seyyid halini anlattı.
Şahı Hazne bana Abdülhakım’ın cocuklarından haber ver dedi. O ailenin ve Ğavsı Bilvanisi’nin yakını olan

nstargul_gr14.png

Seyyid: Şeyh Abdülhakim’in üç oğlu var,
birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed dedi,Şahı Hazne: Şeyh olur buyurdu
Seyyid : İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid dedi, Şahı Hazne:

Onun cok buyuk cemaatı olur buyurdu.Seyyid: üçüncü oğlunun ismi Seyydi Abdülbaki dedi,Şahı Hazne:

Alem onun zamanında irşadı bir gorsun dedi…Sadatlar Ahmet Berive’ye selam soylemıs o da Şeyh Abdülhakim el-huseynın üçünçü oğlunu işaret etmiş ondan haber vermiş.Alem onun zamanında irşadı gorsun diye daha cocuklugunda (Ğavs-ı Sani Seyyid Abdülbaki’nin) haber vermiş.

nstargul_57.gifŞeyh Abdülhakim el-huseyni, Şahı Hazne’nin müjdelediği bu kucuk Seyyid hasta iken,hastahanede yatarken ziyarete bir sofi geliyor

.Elinde bir çiçek hasta ziyaretine geliyor ve o Sofi anlatıyor “Şeyh Abdülhakim (k.s.), Seyyid Abdülbakinin basında duruyordu Ğavs-ı Sani yatakta yatıyordu.

Ben çiçeklerle girince hosuna gitti ve dedi ki: Sofi sen Seyyid Abdülbaki’yi seviyor musun?
Sofi evet kurban cok seviyorum. Şeyh Abdülhakim dedi ki: Ah keske onun zamanına erişsekte üç gun murridi olsaydık…

nstargul_34.gif
İşte kardeslerim butun Sadat bu mübareği Ğavs-ı Sani (k.s.) yi haber vermiş,bütün Sadat bu müjdeyi vermiş.
Neden vermiş? Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun,eteğine yapışsın,imanını kurtarsın diye.

Hepsi bizim için…

Bu mübarek nasıl ırsad edıyor kı butun sadat bu mubaregı haber vermıs.

Haber verdiki irşadının altıncı senesınde Elhamdülillah sofilerinden suana kadar vefat edipte imanını kurtaramayan hic kimse olmadı buyurdu Ğavs hazretleri.

Bu Ğavs iman kurtarıyor… Bu Ğavs cehennemden kurtarıyor… Allah (c.c.) rahmet ipidir yapısanı kurtarıyor… Bu asırda ımanı kurtarmak kadar kıymetlı bırsey yoktur.

nstargul_79.gifO zat buyurdu ki:şu asırda musluman kimliği tasıyıp vefat edenlerin yüzde 15-20 si imanla kabıre ınıyor.

Ekseriyeti imanını muhafaza edemıyor

.Obur taraftan Sadatın elinden tutan,corbasını ıcen hıc kımsenın ımansız gıtmedgını soyluyor.Bu tamamen bir rahmet tecellisidir.

Bu Allah’ın rahmetidir.

Bu Rasulluha’ın mucızesidir.

Bu ahir zamanın şiddetli,agır,fitnelerin yaygınlastıgı donemde Cenabı Hakkın Ümmeti Muhammede bir rahmetidir,bir rahmet tecellisidir.

Bir meczup zaat var, ona dedim benim Şeyhim artık elden tevbe vermiyor,sarıklarla altmıs-yetmiş kişiye birden tevbe veriyor ne dersin bu işe diye sordum.

Meczup dedi ki: abi o iplerle cehnnemden sizleri cıkarıyor dedi…

 nstargul_34.gif
Kuyuya dusene ip atılır,cehnnem cukuruna dusmekte olan Müslümanlara da bu Sadatlar ip atıyor… Kim tutarsa Allah (c.c.) izniyle kurtulur…

Bir kac hukuk adamı Menzil’e gelmiş Ğavs-ı Sani (k.s.) demiş ki: tevbe etmek şartmıdır,sizin elinizi tutmak şartmıdır? Onsuz olmaz mı ?
Ğavs: şart değil amma siz hukuk admısınız,bir insan mahkemeye düşse,davası olsa o insan tek başına mı davasını görmesi guzeldır yoksa bir avukat tutup avukat marıfetıyle mi kendini savunması daha guzeldır.
Adamlar demiş: Avukatı olsa daha rahat işini gorur.avukat onu daha guzel mudafa eder.
Ğavs: Aynen ahıret işi de böyledir.

Kim o Sadatların elini tutarsa,sekiz sartı yaparsa İlahi noterde bunlara, vekalet vermiş oluyor,İlahi noterde o Sadata vekaletname veriyor.

 nstargul_34.gif

Son nefeste ölürken imanla ölme vekaletnamesi, şeytana karsı yardım vekaletnamesı,kabirde sual melekleri gelince yardım vekaletnamesı,mahserde hesap verirken şefaat vekaletnamesı,sırattan gecerken yardım vekaletnamesi.

O vekaletnameyle o zaat gelir şeytan kacar,melekler neden geldin dediğinde de Allah (c.c.) onun vekaletı var,Ben kabul ettım ona karısmayın der.

O şekilde gerek son nefeste,gerek kabirde,gerek mahserde,gerek sıratta o vekaletnameyle gelirler Mümmeti Muhammede yardım ederler.Şart değil amma bu kadar da faydası var ne dersiniz buyurmus.
O hukukcularda insaflı ınsanlarmıs o vekaletnameyı bızde verelim demişler…

Kim bun zatların izinden giderse Allah’ın izniyle Peygamberimziin ve ashabının
 

 nstargul_34.gifBütün ehli sünnet cemaatlar güzeldir,haktır amma gülizar başka….
Yeri gelmişken gülizar meselesine de el atalım “ padişahın gulızar ısmınde bır eşi varmıs. Bir gun gülizar vefat etmıs. Padişah yaslara burunmus.

Annesi gelimiş padişaha oğlum sen neden üzülüyorsun sen padişahsın ıstesen ıstedgın kızı alırsın demıs,ben senın ıcın agaların beylerın kızlarnı getıreyım ıstedıgını sec demıs. Padişah kabul etmıs.

Kızlar gelmıs padısah bakmıs ve annesine donmus

ANNE BUTUN KIZLAR GUZEL AMMA GULIZARIM BASKA demıs…Hakkınızı helal edın Selametle…
(Kasr-ı Arifandan)

_________________

Bilvanis .NeT ten alintidir.

SIBYAN

ALLAH( cc) hepsinden razi olsun.

himmet.gif

Muhtar..


tulipalaleler2ya8.jpg

Gavs hazretleri bir gün bizide yanına alarak, Taruni tarafına irşat için yola çıktı. Gavsımız katıra binmişti. Katırın yularını Sofi Haydar çekiyordu.
Bizde arkadan yürüyorduk. Bir miktar yol almıştık ki o civardaki köylerden birinin muhtarı olan bir kişiyi yolun alt tarafındaki tarladan bize doğru gelirken gördük.
Bizi adap üzeri yürürken gören adam başladı ileri geri konuşmaya. Sözleri hakarete kadar varıyordu. Gavs k.s. sakın cevap vermeyin. Diye emretti.
Adam yanımıza kadar gelince , sofi haydarın yanında yürümeye başladı.
Ama susmuyor, gene aynı sözleri tekrarlıyordu.
Sofi haydar dayanamadı. Gavs’ ın görmediği bir anda, adama bir dirsek vurdu.

Bir feryat koptu.

Adam; birazda abartarak kendisini yere attı.

Gavs k.s. sofi Haydara çok sert baktı ve
tulipalaleler2ya8.jpg
“Size dokunmayın demedimmi” Diye de çıkıştı.

Adamı teskin edip üstünü temizledikten sonra tekrar yola koyulduk.
Gavs k.s. hazretleri bir müddet sonra cebinden çıkardığı tabakasından bir sigara sardı ve adama uzattı.

Adam ben sigara içmiyorum. Dedi. ( Gavsımız sigara sarıp ikram ederdi tiryaki değildi )

Gavs hz. k.s “benim için bir tane iç”. Dedi.

Muhtar sigaradan bir nefes çekti. Durdu………..
tulipalaleler2ya8.jpg
Birden yüksek sesle vallahi sen Gavs’ sın, billahi sen gavs’ sın, sen evliyasın.
diye bağırıp feryat etmeye başladı.

Bu seferde bu şekilde susturamıyorduk
O ahval üzere dereye kadar geldik.

Gavs k.s. katırdan indi.tulipalaleler2ya8.jpg
Biz sırtımız da kendisini suyun karşısına geçirecektik.

Muhtar ; ver şeyhinin hatırına seni ben geçireyim. Dedi.
çok ısrar edip şeyhinin hatırını öne koyunca Gavs dayanamadı ve bizimde muhalefetimize rağmen
muhtarın isteğini kabul etti. Muhtar gavsı sırtına aldı,derenin içinde yürümeye başladı.

Gittikçe derine doğru kayıyordu. Tam ortaya gelince durdu.

Ben yoruldum dedi.

Biz kızgınlıktan kendi kendimizi yiyorduk.

Muhtar, Ya hakkımı verirsin yada seni suya bırakacağım dedi.

Hem gavsın tepkisinden çekindiğimiz, hemde gavsımızın suya düşmesinden korktuğumuz için çaresiz donduk kaldık.

Gavs k.s “ne istiyorsun?” Diye sordu..tulipalaleler2ya8.jpg

Muhtarda mahşerde beni yalnız bırakmayacağına söz ver dedi.

Gavs k.s. “seni şah’ı hazneye havale ettim.” Dedi. (şah’ı hazne gavs’ın mürşidi idi )

Muhtar vallahi ben onu tanımıyorum, seni tanıyorum ve senden istiyorum. Dedi.

Gavs k.s.tulipalaleler2ya8.jpg bir müddet alnını tutup durdu. Sonra başını kaldırıp tamam.

“İnşaallah bize izin verilirse bizde sizi unutmayız” buyurdu.

karşıya geçtilerde bizde rahatladık.

Taruni de adam tövbe aldı. Adapları yaptı.
Gavs hazretleri k.s. o seferde kırk gün köyleri dolaştı.
O muhtar kırk gün onu yalnız bırakmadı. Oysa biz beş on gün ancak kalabilmiştik
O muhtar sadık bir sofi olarak yaşadı ve bu kapının mensubu olarak öldü.

Allah rahmet etsin.
_________________
Nasihatler com dan alintidir.