Peygamber Efendimiz’in annesi Hz. Amine’nin kabrinin son görüntüleri…

Bir El Tut ki O da Seni Tutsun.
Peygamber Efendimiz’in annesi Hz. Amine’nin kabrinin son görüntüleri…


Geceler, bir okyanus gibi açılırdı önünde. Senin, geceyi yorumlayarak, ince şarkılarla ve uzak düşlerle zamanı genişlettiğini, ben bilirdim. Ağlardın ve sen ağladıkça dağılırdı karanlık…
Sayısız yıldızların vardı senin. Yıldızlara bakar ağlardın. İnsanlar dağılır, sesler susar; ve sen, gecenin hükümdarı gibi girerdin yalnızlığın ışıklı bahçesine. Geceler, bir okyanus gibi açılırdı önünde. Senin, geceyi yorumlayarak, ince şarkılarla ve uzak düşlerle zamanı genişlettiğini, ben bilirdim. Ağlardın ve sen ağladıkça dağılırdı karanlık.
Senin orada olduğunu, aşkın uzun ve sınırsız balkonundan bana baktığını düşündükçe aşk, sesime uyumlu bir şarkı gibi kolay gelirdi bana. Yaşamak anlamını bulurdu; katlanmak güç olmazdı yaşamın cefalarına. Senin, aşkın ve dayanılmaz ıstırapların gölgesinde gezindiğini, çıldırtan yalnızlığından aşağılara ipler sarkıttığını bilir; o iplere tutunmaya, yanına gelmeye cesaret edemezdim. Ben, senin yalnızlık balkonunu düşlerdim. Şarkılarına eşlik ederdim uzaktan ve ağlardım; bunu kimse bilmezdi. Uzakta dururdum, yanına gelemez ve gözlerine bakamazdım. Gözlerim gözlerine değince öleceğimi sanırdım. Senin hayalinden bile kaçırırdım gözlerimi. Ben, aşkın kıldan ince bir köprü üzerinde yürümek olduğunu bilirdim. Bakışlarına tutunamamaktan, yarı yolda senden ayrı kalmaktan; kelimenin diğer anlamıyla, anlamsız bir ölümle ölmekten korkuyordum. Ve ihtimal ki sen biliyordun bunu, benim mahçup; fakat sadık bir aşık olduğumun farkındaydın.
Bir gün, yalnızlığın ve yıldızlarının yörüngesini bırakıp gittin… Sessizce ve kırgın gittin; kalbinde sınırsız aşkının okyanuslarına dar gelen yolları açmak için. Bahardı… Ve bana şarkı söylemek anlamsız geliyordu. Senin orada olmadığını bilmek, gece yürüyüşlerimi adamakıllı çekilmez kılıyordu. Geceler uzuyordu biteviye; yıldızlara bakamıyordum sensiz. Gittiğin yer meçhulümdü. Uzaklıkların bu kadar zalim olduğunu öğrenecektim. Seni yakınımda bilmenin lezzetini, güvenini düşünecektim yeni baştan. Yüzünü düşleyecektim uzun uzun, ışık bahçesi yüzünü; gözlerimi kaçırdığım gözlerini… Seni mekanından bağımsız düşünmenin imkansızlığını kavrayacaktım. Yitirişin anlamsız boşluğunu, aşkın kanıksanmış yüzünü düşünerek bu baharı yaşamaya çalışacaktım, yaşanabilirse..
Ve bahar gelip geçti zalim rüzgarlar gibi. Bahçendeki yaseminler, leylaklar, erik ve kayısı ağaçları çiçek açtı sensiz. Her bahar senin bakışlarına alışmış kırmızı, pembe ve beyaz yediveren gülleri açtılar yine… Havuzun fıskiyesi, senin yıldızlara bakıp ağladığın gecelerin yokluğunda, yine dönüp durdu, ince ve kederli şırıltılar üreterek.
Sıra sıra bulutlar geçti yalnızlık balkonunun üstünden; serin şafak rüzgarları esti… Uzaklardan, sabaha karşı yapayalnız dinlediğin bülbül sesleri işitildi. Hepsi, hepsi senin yokluğunun farkındaydı sanki… Siyah beyaz bir film ve yavaşlatılmış bir şarkı gibi geçti bütün bahar.
Şimdi uzaklarda, ıstıraplı gece yürüyüşlerine ve ince aşk şarkılarına eşlik edecek yıldızların var mı, bilmiyorum. Geceyi yorumlayıp genişletirken sana eşlik edecek rüzgarların, kırmızı ve beyaz güllerin?.
Oradan, uzaklardan gelen mektupların beni teselli edecek yerde, bıraktığın derin boşluğu büsbütün çoğaltıyor içimde. Mektuplarına dokundukça küçülüyorum. Sen, her zamanki gibi metin ve mutmainsin. Bana yeniden, yeniden sevda dersleri veriyor; aşkın imkansız denizlerine atıyorsun. Şarkımızı bir başka tonda yorumluyorsun her mektubunda.
Bana aşkı, şarkı söylemeyi ve ağlamayı sen öğrettin. Senin sesinde buldum şarkıların en güzel anlamını. Derinliği senin gözlerinde fark ettim. Senin yüzünden devşirdiğim ışıklarla çıktım yollara. Yaşamayı seninle sevdim; senden önce ne varsa buruşturup attım ve dönüp bakmadım bir daha. Yaşamın sensiz sürebileceğini, senden başkasının gözlerine bakabileceğimi düşünmedim hiç. Şimdi uzaklarda olman küllendirmiyor hiçbir şeyi, beni ümitsiz kılmıyor. Mektuplarına, bana öğrettiğin şarkılara ve geçindiğin yollara tutunup yürüyorum. 
Dönüp geleceğin günü bekliyorum. Yine oradan yıldızlara bakacağın, ıstırap denizlerinde gezine gezine beni aydınlığına çağıracağın günleri… Yalnız ben değil, ellerinle büyüttüğün ve yüreğinin ışıklarıyla yeşerttiğin her şey seni bekliyor. Ve en son: Yalnızlık balkonunda kırmızı bir gül açtı, seni karşılamak için.
Beni sana, bir tek şiirin anlatacağını düşünüyorum. Dilimde hep onu gezdiriyor ve sınırsız bir özlemle bekliyorum:
Efendimsin cihanda i’tibarım varsa sendendir
Miyan-ı aşıkanda iştiharım varsa sendendir.
Benim feyz-i hayatım hasılı ruh-ı revanımsın
Eğer sermaye-i ömrümde karım varsa sendendir.


Dediler bana -Bu dünya O var diye yaratıldı-
Geldim dünyaya, açtım gözlerimi, aradı bu gözler seni
Ama sen yoktun…
Haber göndermişsin
-Kardeşlerime selam olsun- demişsin…
Seni göremeyen kardeşlerine selam
Senden gelen selama can kurban Ya Resûlallah.
Sen ki eşsiz tebessümüyle kalpleri anahtarsız açan,
Sen ki dört mevsim açan gül,
Sen ki bir yavrucağın kuşu ölmüş diye taziyeye giden ince gönül,
Sen ki harbe en önde giden korkusuz cengaver.
Çocukların bile fikrini soran büyük düşünür,
İsmi Allah la yazılacak kadar şereflisin.
Bir hayvan ölüsünden herkes uzaklaşırken
Onun güzel dişlerini görecek göz vardı sende…
Selam vermeyi çok sevmene rağmen
Tembellik yapana bunu layık görmeyecek kadar çalışkandın sen.
Çocuklarla oyun oynayan alçak gönüllü sevgi güneşi,
İki kurbanlığın oğlu olarak asildin sen.
Can düşmanlarının malını emanet ettiği,
Sözüne güvendiği emindin sen
Hz. Yusuf tan güzel, tüm insanlar içinde özeldin sen
İnci dişlerinin arasından çıkanlarla kimsenin incinmediği yürektin sen.
Sen yürüyünce dağlar erirdi, mahlûkat selam verirdi sana,
İftira atanlar üzünce seni melekler öperdi yanaklarından
Münkirler ağlatınca Amine yoktu ki kucaklasın seni?
Abdullah görmedi nasıl cezalandırsın kafirleri?
Ama Rabbin vardı, alemleri senin için yaratan Rabbin…
Miraca çıkardı seni, sevgiliyi görmek herşeye değerdi.
Bahiranın bahçesindeki kuruyu yeşerten sevgili !
Gel ey nebi.
Gönlümün bozkırları seni bekler.
Seni sevmek her ruhun yiyeceği, içeceği,
İlahi aşkın gıdası seni sevmekten geçer.
Benim sevgim nedir ki?
Ayçiçeğinin güneşe olan sevgisi…
Önemli olan güneşin, ayçiçeğine ışık göndermesi.
Sana öylesine muhtacım ki…
Ölesine muhtaç…

Sensin kâinatın kalbine insanı koyan.
Sensin insanın kalbine aşkı koyan.
Zerrenin kalbindeki cezbe Senin aşkından.
Yıldızlar arasındaki çekimler Senin aşkınla.
Senin aşkının ateşiyle döner felekler.
Senin aşkının nefesiyle ateşlenir yıldızlar.
Sende vuslata erer bütün aşklar.
Senin lûtfunla buluşur bütün aşıklar.
Sana doğrudur bütün aşklar.
Sana firar eyler bütün aşıklar.
Senin aşkını ödünç almıştır mâşuklar.
Senin hatırına sevilir sevgililer.
Senden başkası kalbimize uzak ve yabancı durur.
Senin aşkınla bana dağlar ve taşlar sevimli olur.
Senden başkası kalbimizi kanatıp diken olur.
Senin aşkınla dikenler gül ile gülistan olur.
Senin nazarına değmek için can da cânân da perişan olur.
Senin nazarın değdiği için inci mercan taçlara layık olur.
Senin aşkınla şarkılar söyler bülbül dilleri güllerin bahçesinde.
Senin aşkınla söze değer dil bülbülleri kelâmının gölgesinde.
***
Cemâlini kalbimize aşina eyle.
Kalbimizi aşkına giriftar eyle.
Aşkının ateşiyle yandır gölgemizi.
Aşkının nefesiyle uyandır nefsimizi.
Aşkının gülşeninde bülbül eyle dillerimizi.
Aşkının bakışına sürme eyle kalplerimizi.
Aşkına âşina eyle nazarımızı.
Aşkınla âşina eyle canânımızı

Nazarın kalbe şifâ, sözün hikmet incisi,
Hangi dertli kavuşsa, olur bahtiyar sana!
Misk kervanı kapında karar kılmıştır Senin,
Nebîlerin diliyle, hep övgüler var Sana!…
Ay, güneş, zühre, ülker, nûruna pervanedir.
Âlemde olmak ister, âşıklar civar Sana!…
Senin yolun hep açık, gidişin Allah’adır,
Dağlar ateş kesilse olamaz duvar Sana
Güzelliğin âlemde misli bulunmaz inci,
Ey Gül, hasret çekmede Cennet, o bulvar Sana!
Dedin ki: “Şükreden kul olmak istemem mi ben?”
Rabbin ihsan buyurdu: Hurma, üzüm, nar Sana
Cennetin çiçekleri Senin kokunu taşır,
Benzemeye çalışır, beyazlıkta kar Sana
Güneş güzel yüzünden parlaklık aldı ey Gül,
Acep hayran olmadan, hangi göz bakar Sana?
Aşkının esiridir, ne çöl, ne de dağ tanır;
Bu sevdalı gönüller, su gibi akar Sana!
Varlık bahçesi Senin nurundan yaratıldı,
Hep medyun, hep minnettar, her can, her nigâr Sana!
Tebessümün ayların; zührenin sevincidir,
Nice hasret çekmede, bu bülbül-i zâr Sana!
Güllerin efendisi olmak kolay değildir,
Gıpta etmede ey Gül, binlerce gül-zâr Sana!
Yusuf, Senin dalında çiy tanesidir sanki,
Dîvâne kesilir göz etse, bir nazar Sana!
Fazlının eteğine akıllar erişemez,
Eli kalem tutanlar övgüler yazar Sana!
Hâk-i pâyine sürsem bir kerecik yüzümü,
Bende olan sermaye; hasret, intizâr Sana!
Malûm: GÜL Muhammed remzidir.
Sallallahu Aleyhi ve Sellem




Selam sana nazlı Nebi
Selam sana gözbebeği
Mevla’nın kudretiyle selam
Selam sana nur-i dilara
Selam sana Hakk habibi
Rahman’ın kudretiyle selam
Selam sana Andelib_i Zişan
Selam sana Muhammedi
Cebrail’in yüreğiyle selam
İbrahimce selam sana
Rahimce selam sana
Gafurca selam.
Selam sana ey yetimler padişahı
Selam sana Ahmedi nefesli yar
Eyyupça selam sana
Selam sana ya Habiballah
Selam sana ya Nebiallah
Selam sana ya Resulallah.
Ya Resulallah
Sen, sevmek için istenen
Can, dudakta istenen
Sevda ikliminin en güzel mevsiminin
En güzel çiçeğisin.
Ey Gül, ey Gonca-i Nûr, meftun yaprak, hâr sana.
Sensin gönüller Mâhı, bu yaz, bu bahar Sana
Mûcize saltanatın taşları ayna yapar,
Her ırmak ve her deniz, her leyl-ü nehar Sana

“Ben, canım var oldukça Kur’an’ın, hâdimiyim
Hazret-i Muhammed’in kademinin türabıyım
Kim bundan gayri bir şey naklederse benden
Biline ki, o sözden de, söyleyenden de bîzârım”Efendim, Mevlâm! Ben eskiden işlenmiş günahlara, geçmişte yaptıklarıma tevbe ederim. Telef olmuş, yok olup gitmiş bir âşıkın özrünü kabul etmez misin?
Benim pişmanlığım, her ne kadar senin bol kereminden, merhametinden kendi varlığıma yönelmek ve cömertliğini incitmekse de, efendim, Allah’ım beni affet, beni affet, beni affet! 6
Ben, tevbeyi ne yapayım? Nasıl tevbe edeyim ki, benim tevbem senin sayendedir, senin lütfundadır. Huzurunda tevbeden daha büyük bir günah olmaz! Senin büyüklüğüne layık tevbe nerede?Böyle tevbeyi kim yapabilir? 7
Daha ne kadar zaman, işsiz güçsüz nefsinin oyuncağı olacak bedava onun angaryasını çekeceksin?Daha ne kadar zaman develer gibi, diken başları yiyeceksin?
Daha niceye dek, ekmek ve para peşinde koşacaksın?
Ey kâfir oğlu kâfir, imana gel artık! 8
Ey öğüt kabul etmeyen, azıcığını söylüyorum sana., bu azıcığı duy da bil ki ben biliyorum.
Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve kör ettin!
Ne vakte dek kaçaksın? İşte hileler düzen anlayışının körlüğü, önüne geldi, çattı!
Tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır.
Kendine gel, bundan böyle çekin artık., çünkü. Allah keremiyle tövbe kapısı, kıyamete kadar açıktır. 9
Ey her ağacın, her bağın, her otun yeşilliği, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım, yüceliğim… Ey yalnızlığım, ey semâ’im, ey ihlasım ve riyâm.. Gel, gel ki sensiz sen olmadıkça bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir.
Eğer sen, bu hakikat diyarından, bu mana meyhanesinden bir koku alamıyorsan, gelme buraya gelme. Eğer benlikten kurtulamıyor, isteklerinden soyunamıyorsan bu aşk nehrine dalma. Ötelerde bulunan bir yön var ya, bütün yönler oradan geliyor, orada kal, bu tarafa gelme. 10
Kalkın ey âşıklar, göklere doğru yükselelim.
Şu yaşadığımız dünyayı gördük, anladık; bir de gideceğimiz öteki dünyaya varalım! 13
Aşk Burakı, Vahiy Meleğinin gayreti, kılavuzluğu olmadıkça,
Hz. Muhammed gibi, nasıl olur da o en yüksek makama yükselebilirsin?
Sen, tutuyor, fânî varlıklara güveniyorsun, sığınağı olmayanlara sığınıyorsun.
Devlet ve ikbâl sahibi padişahlar padişahına nasıl sığınacaksın? 14
Gel, gel de birbirimizin kadrini kıymetini bilelim.
Belli olmaz, bakarsın birbirimizden ansızın ayrılabiliriz.
Mademki Peygamberimiz “Mümin müminin aynasıdır” diye buyurdu, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz. Garazlar, kinler dostluğu karartır, gönlü yaralar.
Ne diye garazları gönlümüzden söküp atmıyoruz? 15
Gel aramıza gir. Biz, Hak âşıklarıyız, gel aramıza katıl da sana da aşk bahçesinin kapısını açalım.. Sen, su gibisin, fakat çukurda kalmışsın, mahpussun.
Kendine bir yol aç da bize katıl, çünkü biz Hakk’a doğru akan bir seliz, sel! 16
Gerçek boyutundan [ 780 x 320 ] 91% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız

“Sen değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir.”
Ey Hakk’ın kitabının kopyası olan sen
Ey padişahın güzelliğine ayna olan sen,
Alemde senin dışında olan bir şey yoktur.
Ne istiyorsan kendinden iste, kendinden ara…
Ne arıyorsan sensin, sen..

Şefkat-u Merhamette Güneş Gibi Ol.
Başkalarının Kusurunu Örtmekte Gece Gibi Ol.
Sehavet-u Cömertlikte Akarsu Gibi Ol.
Hiddet-u Asabiyette Ölü Gibi Ol.
Tevazu-u Mahviyette Toprak Gibi Ol.
Ya Olduğun Gibi Görün Ya Göründüğün Gibi Ol…
Gerçek boyutundan [ 2039 x 1218 ] 35% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız

Her şey zıddı ile belirir ve ortaya çıkar.Yüce Allah insanların içinde her fitrata sahip olanın belli olması için, insanda melekle, hayvanlığı bir araya getirmiştir.
Çünkü eşya zıddı ile belli olur; sıcaklık-soğukluk, yükseklik-alçaklık gibi ve zıddı olmayan bir şeyi târif etmek imkânsızlaşır.
Meselâ; Adem’in karşısında İblîs, Mûsâ’nınkin de Firavun, İbrahim’in karşısında Nemrut, Mustafa’nınkinde Ebu Cehil’in olması gibi.
Emir, emre muhatap olanın, hoşlanmadığı bir şeyi yapmasını istemektir.
Yoksa aç bir kimseye ‘Helva ve şeker ye’ demek emir değil ikram olur. Yasaklama da insanın yapmak istediği şeye yöneliktir, hoşlanmadığı şeye değil.
Meselâ; insana taş ve diken yeme! denmesi doğru olmaz.
Dense bile bu bir yasaklama olmaz.
Bir hayrın işlenmesi veya bir kötülükten sakındırılması için öncelikle kötülüğe meyleden bir nefsin bulunması gerekir.

Birinci sınıf varlık türü, sırf akıldan ibaret olan meleklerdir ki,
onların yaratılışı ibadet ve itaati gerektirir.
İkincisi, hayvanlar sınıfıdır ki bunlar sırf şehvettir.
Kendilerini kötülükten alıkoyacak akılları yoktur, dolayısıyla sorumlulukları da yoktur.
Üçüncü olarak akıl ve şehvetten oluşan zavallı insan kalır.
Yarısı melek, yarısı hayvan; yarısı yılan, yarısı balıktır.
Balık olan kısmı onu suya doğru çekiyor,
yılan olan tarafı ise toprağa.
Bunlar birbirleriyle keşmekeş içinde kavga etmektedirler.
Aklı, şehvetine galip gelen, meleklerden daha yüksek;
Şehveti, aklına galip olanlar ise hayvanlardan daha aşağıdır.

Mesnevi; Ab-ı hayattı 200’li yılların susuz insanlarına…
Mesnevi; Eminlikti. Kendini hiçlikler içerisinde iğreti hisseden insanlara…
Mesnevi; Işıktı karanlıklarda kaybolanlara…
Mesnevi; Ümitti yarınlara solgun bakanlara…
Mesnevi Gıda idi; sevgisiz kalıp zayıf düşen naiflere.

“Bana zayıf maneviyatınla bakma.
Sana gece olan bana gündüz.
Sana zindan olan, bana bağ bahçe.
Sana matem olan benim için düğün ve davuldur”

Ölümümüzden sonra bizi yerde arama;
Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir..
semazen.net’ten derlemedir, resimler de netten

ŞEB-İ ARUS
Gerçek boyutundan [ 800 x 535 ] 89% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız

Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir.Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.
Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273′de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir.
Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlânâ, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der.
Yine Rabbine, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir.
Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).
Gerçekte iki türlü ölüm vardır.
Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevî ölüm”.
Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır.
Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz.
İkinci ölüm ise, “fizikî ölüm”dür.
Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor
(Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).
Mevlânâ’da Vuslat Anlayışı
Mevlânâ, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der.
Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 29/57).
Âyette geçen “dönmek” kelimesi, Allah’a kavuşulacağını, “vuslatı” açık bir ifadeyle “müjdelemekte”dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.
Mevlânâ’nın ölüm anlayışına gelince; “Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz Varlık’a veya diğer ifadeyle “asla” bir rücû hareketi ile” zirveye ulaşır.
Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telâkki eder.
Bir başka ifadeyle ölüm, “Cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.”
Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:
“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için”
(Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).
“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.”
(Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).
“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş”
(Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).
Abdülmelik ERDOGAN
_-_______________________
Nasihatler Netten alintidir
MuHaCiR



Son Yorumlar