'Begendiklerim' kategorisi için arşiv

Hüzün ki En Ziyade Yakışandır Bize!..

Hüzün, bir hazin kelime. Ayrılık gibi, hicran gibi; ama mutluluk gibi de. Bazan bir gözde görürüz onu, bazan bir yüzde. Bazan bulutlarla gelir, bazan lodoslarla.
Hüzün tarih olur, Bağdat ufuklarını Osmanlı tuğları misali bekleyen hurma fidanlarıyla; Tuna boylarını hatem yakutları gibi süsleyen kaleler ve burçlarla gelir yedi yüz yıllık hafızamıza. Elhamra avlusunda derin uykulara dalmış mağrib güneşi olur kah; kah Kudüs gecelerinde savrulan Selahaddin rüyaları.

Aziz-i vakt idik a’da zelil kıldı bizi.

Hüzün gözyaşı olur, bazan bir eylül bulutundan dökülüp dilemmalarımıza karışır; bazan bir Kanuni mersiyesinden akıp güneşlerimizi buharlaştırır. Paramparça olmuş kutsal kitapların mürekkeplerini dağıtır bazan, bazan kandil gecelerinin pişmanlıklarına dökülür yüreklerimizden. Kimi zaman bir bayram sevincinin ardına gizlenen yetimin gözünde acı; kimi vakit fersudeleşmeye yüz tutmuş gülün yaprağında kırağı sıfatında belli eder kendini.

Hurşide baksa gözleri halkın dola gelir

Hüzün söz olur, yarı yollarda bırakılmış yeminlerin ve vaadlerin peçesinden yüz gösterir kimi, kimi bir elyazmasının derkenarına yazılır bir ayrılık türküsü niyetine. Bir mücelled güldeste olur yazılsa tüm hüzün sözleri ve binbir geceyi dolduran tutilerin dilinde şeker niyetine çiğnene çiğnene tutar şöhreti alemleri. Sabahların kokusuna karışan bir pişmanlığın terennümüdür bazan ve bazan da gecelerin korkusunu damıtan bir şarkının dizesi.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir

Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları. Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın. Şakaklarına düşen benek benek karlar mı densin yılların gölgesini taşıyan, başında gül rengi bulutlardan Lahuri tüller mi olsun Hicaz şarkılarında bestelenen?!.. Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur. Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir.

Bir mevsim-i hazanına geldik ki alemin…

Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi. Mavi gecelerin ve kurşuni bulutların örtüsüdür hüzün. Hatırlamanın mestliğinde eflatuni bir ırmağın hasret yarasıdır, gül gül olup açan ateşin kederlerin masum çiçeğidir. Sahilde bir gurubdur o, ufukta bir şafak. Perde perde solan hayatımız…

Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, caybar ateş

Hüzün sevda olur, hayalini getirir annelerin, yavruların ve süveydaya durup melankolisini yaşatır sevenlerin, sevgilerin. Fuzuli’lerin Galib’lerin kinayeleri ve tevriyeleri onun üstüne yazılır, bülbüllerin kumruların şeyda tenasüpleri ve mecazları ona dillendirilir. Umman gemicilerinin ufuklarında deniz feneridir hüzün, semavat müneccimlerinin kadrlerinde Ayyuk.

Mahabbet bir bela şeydir giriftar olmayan bilmez

Hüzün alışkanlık olur, acıların yol dönemecinde azığını kuzgunlara kaptıran gönüllerin ömre süren Selva’sıyla tartılır. Yüzbin yıl sonra yeşerecek tohumlar için saklayıp suyu, vahalardan kurumuş dudaklarla geçer delikanlıca. Mermer beyazında ayetlere teslim olmuş bir buhur-ı Meryem’in nazenin tebessümüne Namus-ı ekber vasıtasıyla gelen nefestir o.

Hazan ki durmadan evrakı su-be-su dökülür

Hüzün, Kureyş’te Süheyb-i Rumi; Yemen’de rahip Bahira, Konstantinepol’de Ulubatlı Hasan olmaktır.

Hüzün, mazlumlar adına bir saman çöpüyle devleri yere sermektir.

Hüzün, Şeyh Şamil toprağında alnından vurulan bir çocuktur.

Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i İlahi’dir.

Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır.

Hüzün, seyerandır maverada.

Hüzün, özleyiştir.

Hüzün ki en ziyade yakışandır bize!..


İskender PALA

Zamansız Yolcu…

“Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın içi su dolu kabarcık.
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık

Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef.
Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim, üç beş nefes kadarcık!”

Gün batmaya maşuk diyarımda, İstanbul hayalini kovalarken meczup
Kurumuş güller ve mürekkebi bitmiş kalemlerle
Yoksulluğunla mutmain, gölgelerinle hasbihaldedir ruhum
Gün batmaya maşuktur diyarımda…

____________________
efsun Hayal.

DİLE GELMEYEN

DİLE GELMEYEN (Sözle şiir arası bir hikaye)

Anne; güzel sözlerle, ince davranışlarla, bir çiçek sürpriziyle, bir öncelik tanıma nezaketiyle, hasta ya da yorgun olduğunda ufak bir ilgiyle sevgisini göstermesini beklerken; baba, sevgisini, onu olduğu gibi kabul ederek, kızdığında onu kırmamak için öfkesini gizleyerek, kollayarak, koruyarak ve her şeyden sakınarak gösteriyordu. Birçok kez baba, annenin isteklerini üzülerek de olsa yapmıyordu. Bu, annenin iyiliği içindi. Anne duygusaldı, hisleriyle hareket ediyordu. Bazen akıbeti hayır olmayan bir şeyi, bulunduğu anın koşulları içinde mutlu olmak için istiyordu. Anı düşünüyordu, anlık düşünüyordu.
Baba, olanın yanında olacağı da hesaplamayı, ihtiyatlı davranmayı öğrenmişti. Bir çocuğa her istediğinde şeker vermek onu sevmek değildi, aksine ona zarar vermekti. Zararlı olacak şeylerden anneyi sakınmak, o istemese de sakınmak ona verilen en büyük değerdi. Böyle düşünüyordu baba…

Ama anne, bilmek istiyordu. Elle tutulur, gözle görülür yalan da olsa kelimelere dökülebilecek bir şey bekliyordu. Duymak istiyordu… Görmek istiyordu…

Anne ilk bebeğine hamileydi…
Ansızın hastaneye kaldırılıp bebeğinin düşme tehlikesinin olduğunu öğrendiğinde bulmakla kaybetmek arasında gidip gelen düşünceleri, şiddetli sancılarla kesilirken… İçinde kalan en son umudu bir kuş gibi uçtuğunda, bebeğinin düşeceğini anladığında, babanın bunu anladığını anladığında… Göz göze gelmekten kaçarlarken bir anda bakışları birbirine deydiğinde, işte o anda… İlk çocuğunu daha bulmadan kaybedeceğini anlayan, bunun üzüntüsünü yaşayamadan annenin hayatından endişe eden bir baba gördü. Ve endişenin aşkın en gizlenemez ifadesi olduğunu o zaman anladı.

Tüm sancıların bitiminde gece, karanlığını acılarıyla birlikte alıp gitmiş, gecenin şerri gündüzün hayrına dönmüştü. Bir bebeği kaybetmenin hayrı neydi, bilmiyordu ama yorgun, bitkin ve hüzünlü babaannenin her zaman dediği gibi “bunda da bir hayır vardı”.

Baba ağlama, dedi, anneye, bir de niye diye sorma. İsyana kapı açma gönlünde. Hem bir şefaatçimiz var artık, cennette bizi bekleyecek… Biliyorum, dedi anne. “Ama elimde değil ağlarsam bana kızma. Biliyorum, Allah verdi, Allah aldı… Hem yine verir değil mi…” Gözlerinde tevekküle umut gibi sarılmış bir hüzün duruyordu.

Baba kimin kimi teselli ettiğini anlayamamıştı. Belki anne, babanın gözlerinin dolduğunu zannetmişti de onun için böyle konuşmuştu. Belki gerçekten gözleri dolmuştu. Ama ağlayamadı baba. Efendimiz (sas), oğlu İbrahim’i kaybettiğinde ağlamıştı, isyan etmek değildi ağlamak. Ama baba ağlayamadı. Birinin dik durması gerekiyordu. Metanetini koruyan, kendini bırakmayan, anneye destek olacak birinin ağlamaması gerekiyordu.

O gün anne, uykusuz gecenin ardından öğleye doğru göz kapaklarına yenik düşerken ve baba onun başucunda, uyuduğuna sevinirken; büyükbaba elleri ve ayakları yeni beliren en küçük torununu bir tohum gibi toprağa bıraktı. Bahçenin uzak köşesine minik bir mezar yapmıştı. Burada uyusun istiyordu, kimse rahatsız etmesin, ayakaltında kalmasın istiyordu…

Baba, henüz küçük bir filiz halindeki bebeği hiç görmedi. Görmeye cesaret edemedi belki. Görseydi pamuk ipliğine bağlı olan sabrı, metaneti ve soğukkanlılığı bir yalandan ibaret olurdu…

Korkuyla ümit arasında geçen o uzun hastane gecesinin sonunda bir şey bulmuştu baba. Daha önce fark etmediği bir şey, anlatılamayan, dile gelmeyen, hissedilen ama ifade edilemeyen bir şey… Kendi var, adı yok bir şey…


Adige Batur…

__________________

Aşk için; Allah âşkına!..

Allah âşkına…

Kan ile, cân ile, cânân ile…

Sen ile, sevgi ile, sevda ile…

Âşk ile, hasret ile, muhabbet ile…

Bülbüle gülmeyen gül, güle ötmeyen bülbül âşkına…

Gökte bir yerlere yetişirmişçesine salınan bulutların, yerde ruhundan koparılan bedenlerin, insanı umutlandıran rüyaların âşkına… Evvel Leyla ile Mecnun, evvel Ferhat ile Şirin, evvel Aslı ile Kerem âşkına… Sonra yağmurla toprağın, sonra arıyla papatyanın, sonra geceyle ayın âşkına… Yaşayıp da kavuşamayan, kavuşup da yaşayamayan, öte yarısını kabristana bırakan, kalbine çoktan beri mühür vurmuş yaralılar âşkına… Gönlünü hayırsıza, gözünü halden anlamayana, sevdasını bir başka bahara bırakanların âşkına… Sevmeyi ayrıcalık, sevilmeyi maharet, sevgisizliği selâmet sayanların âşkına… Ruhları çalınmış, bedenleri satılmış, yüzleri kızarmamış edepsizler âşkına… Âşkı tatmamış, âşka ulaşamamış, âşkı bulamamış, âşktan yana yanmış, âşkla yanmış, âşka yanmış âşıkların âşkına…

Sevda rıhtımında dolaşan, Babil’de kanayan, İstanbul’da yaşanan sevda âşkına… Denizle kabaran, rüzgârla salınan, güneşle ısınan sevda âşkına… Toprakta açan, göklerde yağan, insanla buluşan sevda âşkına… Yavuz ile lâl olan, Kanunî ile nakşolan, Fatih ile fetholan sevda âşkına… Âkif ile dillenen, Fazıl ile söylenen, Üstad ile filizlenen sevda âşkına… Hamza ile ağlatan, Mus’ab ile sızlatan, Muhammed ile yakan sevda âşkına…

Minber âşkına, mâkber âşkına, peygamber âşkına…

Yanmışlar âşkına, yananlar âşkına, yakan âşkına…

Allah âşkına…

Bîçâre kardeşiniz Mahmud…

 

_______________________

Fon eşliğinde dinlemek isteyenler için…

Düşünceli gördüm sizi…

Biraz düşünceli gördüm sizi Hayırdır, neler geçiriyorsunuz aklınızdan öyle? Hangi âlemler de geziniyorsunuz sessizce?

Bakıyorum da düş bahçelerinde koşuyorsunuz. Aman dikkat edin ayağınız bir taşa takılıp ta düş- meyiverin “düş” bahçelerinde Düşleriniz bir gün kırılmasın. Kırılırsa parçaları batar yüreğinize Üzülürsünüz sonra.

Düşte görürsün belki düşlediklerini Sonra rüyamda gördüm der, sevdiklerinle paylaşırsın rüyanı. Rüyaya takılır da kurtulamazsan; hayal âlemlerinde yaşarsın. Doğru mu bu sence?

Sanki yine düşünceli gördüm sizi Ben kimim ki? Ben bir hiçim bu dünyada diyorsunuz belki de. Dur bir kendine gel hele.Düşün!.. Bir zamanlar yoktun şu âlem sarayında. Yoktun sen Sıfırdın Fakat Bir Yaratıcı sana kıymet verdi. Değer verdi ki seni böyle güzel yarattı, dünyayı da sana bir han yaptı

Yoktan var edildin. Elbet ALLAH ü Teala’ya zor gelmez bir iş bu. Yaratıcı, seni sıfırdan en güzel seviyeye çıkardı. Sana güzel kabiliyetler, nimetler verdi. Dünyayı bir nimetler sofrası yaptı Kim için: Senin için. Fakat bunlara bakıp ta sakın gurura kapılma. Küçülürsün sonra&

Akıl, kalp, ruh ve latifeler ile süslenildin. Kendinin ne kadar mükemmel bir surette yaratıldığını anlayamıyorsan yanlış anlama; ama bir kendine bak bir de masaya& Kusura bakma seni incitmek için değil bu söylediğim. Ne kadar mucizevî bir şekilde yaratılmış olduğunu göstermek için. Masanın yerinde olmak ister miydin?

Yoksa hayallerin gerçeğe dönüşmediği için mi böyle düşüncelere daldın? Belki de o düşlediklerin senin için hayırlı değildir. Ya da henüz zamanı gelmemiştir

Peki nasıl kurdun o hayallerini ?Bir düşün Öyle kuru kuru olmaz..İstemek ,inanmak,çalışmak ile büyüteceksin hayalini.Sonra dua,ümit,azimle ve hayırlısını isteyerek besleyeceksin emellerini Baktın duaların kabul olmuyor mu?Deme ki kabul olmadı, belki daha güzel bir şekilde Cenab-ı Hak tarafından kabul edildi daha güzel bir alemde *&Veya şöyle düşün ; fiili duanı yapmadın yeterince ya da ALLAH ü Teala sana bu dünyada daha hayırlısını verecek

Nefsi bir muhasebe yap Sonra durmak nedir bilme! Bak dünya bile durmuyor, hızla dönüyor  Durma! Hayra koş, hayrı iste, ümitle bekle&Ümidi kestiğin an bil ki işlerin de ona göre gidecektir Yaratıcını tanı Bil ki O çok merhametlidir Rahmeti sonsuzdur. ALLAH’ın Rahmetine sığın. Ümidini keserek, Rahmetten kaçma! Rahmeti kaçırma!
Hala neler düşünüyorsun öyle? Bu dünyaya niye geldin söyle Hayallere dalmışsın, olmuşsun bir hayalet. Nedir sendeki bu halet Eh artık şu hayali işlerini hallet. Mümin için kırılan hayaller olmalıdır yeni bir gayret*Bundan sonra söyleyeceğin : “ALLAH’ım beni affet” . Öyleyse gayret et,dua et,sabret.

Bitmek bilmeyen düşlerin içinde kaybolmuşsun adeta. Farkında bile değilsin  Biri seni dürtse de uyandırsa nasıl olur? Uyan, geldik son durağa  Hakikat durağındayız. Gel hakikate erelim

Hamd ibadetlerin küçük bir nüshasıdır*Öyleyse şükret elindeki nimetlere. Dünyanın cazibe dar fitnelerinden uzak dur Âlemin deveranına bak; Rabbini tespih et… Peygamber efendimize selam; Rabbine bol bol dua et.

“Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hatırat-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.*”Bana dua edin, size cevap vereyim.(1 )diyor Cenab-ı hakk.

” Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve de yüksel*”..’ALLAH bize yeter, O ne güzel vekildir’ (2)

1. Mü’min Sûresi, 40:6

2.Âl-i İmrân Sûresi, 3:173

* Risale-i Nur’dan &

________________________________
İhvanforum dan alıntıdır.

Sonraki Sayfa »


Yazarlar

Gelen Misafirlerim

  • 205,197 hits

Zamana Direnenmezsin

Ağustos 2008
M T W T F S S
« Jul    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031